Hikaye-Düz Yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikaye-Düz Yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Aralık 2016 Cuma

İki Bin On Yemedi. Gelmesin...

Eski yazılara, yorumlara bakarken bir yorumumu gördüm, 2016 için "yeni yılınız mübarek olsun, inşallah artık mutlu huzurlu bir yıl geçiririz!" demişim.

Mutlu...
Huzurlu...

Ahlaksızlık öyle boyutlara ulaştı ki, artık tecavüzcülere tacizcilere edilen küfürler, yaptıkları şerefsizlikleri karşılayamıyor. Kadınlar aldıkları iki nefes arasında tacize veya tecavüze uğrar hale geldiler. Ve özellikle geride bırakmaya hazırlandığımız bu yıl içerisinde bu sayı belki de geçmiş tüm yıllardakinin toplamını bile katlamış olabilir. İşin daha da kötüsü, devletin artık bunları koruyor olması.

Artık bebeklere, erkek çocuklarına, hayvanlara, cansız varlıklara da tecavüz ediliyor. Eskiden tek tük olan ve çok ağır yaptırımları olan aile içi şiddet, tecavüz vakaları sıradanlaştı ve hatta neredeyse meşrulaştı.

Kadın cinayetlerine artık skor olarak bakılır oldu. Ölen her kadın maçta atılan bir gol.

Cemaatler altın çağını yaşıyor. Hatta öyle bir altın çağ ki, yangın çıkan cemaat yurdunda, yangın merdiveni kilitli olduğu için kaçamayan ve yanarak ölen öğrenciler, öldükleri için suçlu ilan edileceklerdi neredeyse. "Yangın merdivenleri neden kilitli?" diye sormadı hiç bir yetkili. Cevabı belliydi çünkü, kız öğrenciler yangın merdiveninden kaçıp sevgilileriyle buluşabilir, Allah muhafaza belki sevişebilirlerdi. Ölmeleri, daha da önemlisi bakire ölmeleri çok önemli bir detay. Namuslu gittiler cennete, orada yüz erkek gücündeki, penisleri her daim kazık gibi dik cemaatçi erkeklerin 72 hurisinden biri olacak, sekse doyacaklar çünkü.

Pedofiliyi serbest bırakan yasa teklifi getirildi meclise. Geçecekti neredeyse, son anda kurtuldu yavrucaklar. Bu durum çok zoruna gitti beş karış sakallı sahte din bezirganlarının. 6 yaşındaki kız çocuğunu koyunlarına sokmaya utanmayacaklardı, utanmıyorlarda zaten. Yasanın geçmemiş olması bu çocukların bu istismarlara maruz kalmadığı anlamına gelmiyor, sadece alenen değil de gizlice yapmaya devam edecekleri anlamına geliyor.

Ölüm, öğle yemeği gibi bir ihtiyaç halini aldı, son aldığım duyumlara göre Azrail Marmaris'ten bir ev almış kendisine. "Nasıl olsa bütün mesaimi burada geçiriyorum, bari iş yerime yakın oturayım!" diye düşünmüş olabilir.

Terör eylemleri de sıradanlaştı, ona da skor olarak bakar olduk. Eğer bir eylemde on kişiden aşağı ölü sayısı olursa umursamıyoruz.

Döviz 3,5 atıyor artık. Aslında 3,5 attırıyor.

Darbe oldu yahu. Yok yok kalkışma ama bu kalkışmanın üç saati darbe olarak da kabul edilebilir bence. Tabi yine ölenler oldu.

Faili meçhul cinayetler son gaz devam ediyor.

Değerli insanları birer birer kaybetmeye devam ettik.

Tüm dünyanın Mersin'e gittiği yerde biz yine tersine tersine gitmeye devam ediyoruz.

Kişisel olarak da boktan bir yıl oldu benim için.

Uzun bir aradan sonra işsiz kaldım. İnanmayacaksınız ama işsiz kalmamın sebebi de dolaylı yoldan darbe girişimi oldu. Yani Fetö asıl darbeyi bana yapmış oldu.

İşsiz kalınca bir kaç başarısız işe giriş çıkış hikayelerim oldu, hatta bir tanesi rekor olabilir, tam bir gün sürdü. "Niye bir gün sürdü peki?" Çünkü kaza yaptım. Bir otobüs kullandığım tıra arkadan çarptı, beş yaralı vardı. Sonra şirketin baş şoförüyle kavga edince iş hayatı da erken bitti o şirkette. Allahtan ölen veya ağır yaralanan yok...

Bir iki yerden hakkım olan alacaklarımı alamadığım için maddi olarak da darboğaza girdim.

Aşk diye bir şey varmış, o bu sene de yok.

2016 yılı mutsuz ve huzursuz bok gibi geçti. 2017 yılından da herhangi bir beklentim yok. 2017'nin de berbatlıkta bu yılın üzerine koyarak devam edeceğini öngörebiliyorum. O yüzden gelmesin. Hem ekonomik kriz var, yeni bir şey almayalım pahalıdır, 2016 yılı daha tam eskimedi onunla bir yıl daha idare edelim seneye direkt 2019'a geçeriz.

29 Mayıs 2016 Pazar

Ben Yoruldum Hayat

Ben yoruldum hayat!

Güçlülerin haklı olduğu, yalakaların değer bulduğu, insanların ahlaksızca kullanıldığı, haklının haksız olarak kabul bulduğu, paranın en güçlü kral olduğu bir düzenden...

Aşkın hesap kitap olduğu, insanların yüreğine kriter koyduğu, şekilciliğin adının "en uygun insanı bulmak" olduğu bir gezegende yaşamaktan...

Ben vazgeçtim hayat!

Başarabileceğime inanmaktan, geleceğe umut beslemekten, her kaybettiğimi yeniden kazanabileceğimi düşünmekten, beklemekten...

Vazgeçtim, sana meydan okumaktan, seni yenmek hevesimden.

Sen git kötü kalpli kardeşin gelsin hayat.
Belki onun götüreceği yerde bana da biraz mutluluk ayırmışlardır. Belki bende kazanırım.

#hayatı #bir #kürk #mantolu #madonna #beklentisiyle #yaşamak
#aşk #imkansızdır

1 Mart 2016 Salı

Gel Bir Çay İçelim

Geleceksin biliyorum!

Öncelikle şunu bil ki; Ben seni çok bekledim!

Seni hiç tanımadım ben, nasıl tanışacağımız hakkında da hiçbir fikrim yok. Belki seninle yıllardır tanışıyoruzdur ama inan kim olduğunu bilmiyorum. Belki Yeşilçam filmlerindeki gibi olur ama ben "Tatar Ramazan" olmam bak baştan söyleyeyim. E tabi sende "Türkan Şoray Kanunları" koymazsan sevinirim. "Öptürtmem, dürttürtmem" triplerini hiç sevmedim hayatım boyunca.

Senden önce Keşiş gibi yaşamadım, tahmin etmişsindir zaten. Aşık da oldum, odun da. Sevildim de, yerildim de. Seviştim de, dövüştüm de... Ama hiç şerefsiz olmadım! Kimsenin duygularıyla oynamadım. Bir sürü şiir falan yazdım ama muhtemelen hiç birisinden haberin olmayacak. E işte hayatın boyunca da benim bu cinsliklerimle uğraşırsın diye düşünüyorum. Sence? Uğraşır mısın?

Ben seni çok bekledim.
Sana ulaşana kadar temiz kalabilmek için çok uğraştım ama becerebildiğimi sanmıyorum. Yalan söylemeyi öğrendim mesela. Aslında bu kadar geç kalmasaydın daha gözüm açılmadan kafesleyebilirdin beni. Tosbağa geni mi taşıyorsun be mübarek, neredesin? Hemen ümitsizliğe kapılma, yalan söylemeyi öğrendim ama suratımın kızarmasını engellemeyi öğrenemedim bir türlü. Lanet olasıca bir sıfatım var, yalan söylediğim anda, yumurtlamak üzere olan tavuk götü gibi kızarıyor meret. Zaten alışmadık götte don durmaz derler.

Muhtemelen hayatın boyunca rahat bir ömür yaşamanı sağlayacak birisiyle hayatını devam ettirmeyi düşünmüşsündür. Zengin koca peşinde koşmak demeyelim biz ona yinede. İşte o "birisi" ben değilim! Açlıktan nefesim kokmuyor çok şükür de, elimden emekliyim be güzelim. Çalışırsam karnım doyuyor, işsizsem götüm donuyor, geçinip  gidiyorum. Sana bu konuda bir iyi bir de kötü haberim var. İyi haber, zengin olmanın yolunu öğrendim. Nasıl yatırım yapılır, ne iş ne para getirir çok araştırdım, bir yöntem geliştirdim kendime. Kötü haber, bunu yapabilmek için bir miktar birikim gerekiyor, o da bende yok. Nasıl bir dünya bu ki çok zengin olmak için bile az zengin olmak gerekiyor... Neyse sen umutsuzluğa kapılma yine de, o birikim için gereken şeyleri de bulurum bir gün. İnanmadın değil mi? Valla ben de inanmadım. Ama sen inan yine de, sen inanırsan beni de inandırırsın çünkü.

Bu arada Yengeç burcuyum ben. Kızlar bunu duyduğu anda suratlarını düşürüveriyorlar. Valla haklılar diyecek bir şey yok. Eğer sen bunu duyup da o gül yüzünü düşürmezsen anlarım ki tanımıyorsun Yengeç burcunu. Bu benim için iyi haber, senin için de iyi haber. Çünkü hayatını burç yorumlarına göre yönlendiren tipler bilmiyorlar ne kaybettiklerini. Muhtemelen sen de ne kazandığını bilmiyorsun, öğrenirsin zamanla. Evet tipik ve aşılamayan bazı problemler var ama ticarette gelir gider dengesi önemlidir. Gelirin, giderinden çok fazla olmalı ama "hiç gitmesin, hep gelsin" dersen, kocaman bir "nah" verirler eline. Deme öyle şeyler. E bizimki de bir nevi ticaret be güzelim.

Benim için duygusal falan diyorlar. Sakın inanayım deme onlara. Bildiğin yontulmamış, işlenmemiş Çınar odunuyumdur. Tek özelliğim dayanıklı olmak. Bir kaç kelime yanyana getirip bir şeyler yazabiliyorum diye duygusal olduğumu sanıyorlar. Bakma sen onlara.  Kızgınlık halini de duygusallık olarak düşünüyorsan o başka. Çabuk kızarım ama aynı oranda çabuk sakinleşemem. Beni hızlıca sakinleştirebilecek dört şey var bu hayatta, birincisi annem. İkincisi sensin. Üçüncüsünü ve dördüncüsünü de birlikte yapacağız diye düşünüyorum.

Farkındaysan hiç dış görünüşümden bahsetmedim. E kör değilsen onu görürsün zaten. Ben zaten hep bu evrede kaybediyorum biliyor musun? Bilmiyorsan da görünce anlarsın. Zaten karşıdan görüp de hayata küsmediysen, beni bir homo sapiens formuna dönüştürebileceğini düşündüysen, peygamberliğini ilan edebilirsin. İlk havarin ben olurum söz.

Daha anlatacak çok şey var ama yeter çok konuştum. Biraz da sen anlat bakalım. Ne zaman geleceksin? Nasıl karşılaşacağız seninle? Kimsin? Neredesin?

Ben seni çok bekledim!

29.02.2016

28 Kasım 2015 Cumartesi

Merve'nin Hikayesi


Güzel kızdı Merve...

Sütun gibi upuzun bacakları, tanesi bir kilo gelen bey narı gibi memeleri yoktu belki ama karşıdan göründüğü zaman insanı hülyalar alemine götürüp bırakan eşsiz bir yüzü vardı. Gözlerinin mavisi bizim mahalleyi aydınlatırdı her gün, saçlarının siyahi geceyi getirirdi karşı mahallenin ampulü patlamış dandik sokak lambalarına.

Mahallenin tüm erkeklerinin hayalindeydi Merve. Kimisi banyo sabununa açtığı deliğe Merve ismini koyduğunu anlatırdı ballandıra ballandıra, kimisi de kurduğu evlilik hayalini anlatırdı;

- Evlenirim lan ben bu kızla, yemin ediyorum bütün ortamı da bırakırım, ben mahallenin Manyak Cevatlığından istifa ederim lan bu kız için, işe de girerim, hayatım boyunca patron dövmeden ayrıldığım bir tane iş olmadı ama bunun için bir ömür eziyet çekerim mına goyim. Toki'den de ev taksitine girerim, yaşar gideriz anasını satayım.

+ Kuracağın hayali sikeyim lan senin, hayalin bile fakir mına goyim.

Bende seviyordum Merve'yi, hatta doğrusunu söylemek gerekirse aşıktım ve it kopuk tayfasının bu halleri de canımı çok sıkıyordu, tabi çok sevdiği bir erkek arkadaşının olması daha da çok sıkıyordu canımı... Ama benim, mahalledeki diğer saplardan bir farkım vardı, Merve'yle konuşabiliyordum. Çok küçük yaşlardan beridir birlikte büyüdüğümüz için birbirimizi iyi tanırdık ve dertleşirdik ara sıra. Bütün mahallenin dibinin düştüğü bir kızla arkadaş olmanın verdiği karizma sayesinde de mahallenin serserileriyle iyi arkadaş olmuştum. Herkes, belki kızı kendilerine ayarlarım umuduyla yaşıyordu resmen. Kız yoldan geçerken haspel kader "merhaba" dese, bırak cevap vermeyi heyecandan kalp krizi geçirecek adamlar ama umut parayla satılmıyor ya...

Bir gün yine işten dönerken karşılaştım Merve'yle, şeker pancarı gibiydi o güzelim yüzü kan çanağına dönmüş sinirden, ağlamak üzereydi. "Ne oldu, hayırdır" dedim, savuşturmak istedi ilk başta ama ısrar edince dayanamadı bir çay bahçesine gittik, daha oturur oturmaz boşalttı gözleri ölümsüzlük iksirini masanın üzerine. Gözünden düşen her damlada bir nehir kuruyordu yüreğimin en derin yerlerinde.

"Hangi beyin fakiri üzdü seni bu kadar?" dedim...
Yüzüme bakıp gülümsedi ve sonra kaldığı yerden ağlamaya devam ederek "Bitti" dedi.
Karşılıklı susmaya devam ettik bir süre daha, sonra konuşmaya devam etti;
"Şerefsiz! Aldatıyormuş beni. İnanabiliyor musun ya? Aldatıyormuş." dedi.
"Ne zamandan beri?" dedim.
"Ohaaa!" dedi ilk önce. "Hiç mi şaşırmadın lan? Hepiniz mi böylesiniz oğlum?" dedi. Bir süre sustum ve anlatmaya başladı;
"Bir yıldır birlikteydik, iki gün önce evlenme teklif etmişti, kabul ettim. Bugün işten çıktıktan sonra otobüse binmedim, canım yürümek istiyordu, biraz yürüdükten sonra arabasını gördüm, yanına gittim, orospunun biriyle öpüşüyordu arabanın içinde. Daha iki gün önce bana evlilik teklif ettiği dudaklarından başkası öpüyordu bugün. Yerden bir taş alıp camını kırdım, yüzüğü kafasına çarpıp ayrıldım işte."

Söyleyecek söz bulamadım, ne kadar zor sevdiğin kızın sevgilisinden ayrıldığını öğrenmek. Öyle bir durum ki bu, söylediğin her söz durumundan istifade etmek gibi algılanıyor.

"Yarın haftasonu, iş çıkışı bir yere gidip içelim mi?" dedim.
" Valla hiç dışarı çıkacak halim yok, yarın işe de gitmiyorum, akşam işten çıkarken bir rakı al gel benim evde içeriz" dedi.

Ertesi gün elimde 70'likle gittim yanına, gece yarısına kadar içtik, ikimiz de dut gibi sarhoş olmuştuk ama Merve'nin yüzünün güldüğünü görmek, her gün zil zurna sarhoş olmaya değerdi doğrusu.

"Ne kadar çok abaza ayı var" dedi.
"Nasıl yani?" dedim.
"Mahallede" dedi. "Ne kadar çok abaza var. Yolda yürümeye korkuyorum, bütün serseri tayfası tren görmüş öküz gibi kilitleniyorlar, bir gün birisi bir şey yapacak diye korkuyorum."
"Sen de bu kadar güzel olmasaydın." dedim.
"Nerem güzel lan benim?" dedi.
"Burada mı sayayım, mail olarak mı atayım, saymakla bitmez de" dedim. Güzel gözlerinin içinin güldüğünü gördüm o an.
"Tamam da bu benim seçimim değil ki, güzel olmayı ben mi istedim?" dedi.
"Hayır ben istedim, özel olarak sipariş verdim sen geldin."
Gülümseyerek son yudumunu aldı içkisinin;
"Bu mahallenin itleriyle senin aran iyi." dedi "Hiç konuşuyor musunuz benim hakkımda? İleri geri atıp tutuyor musunuz?
İçkinin de verdiği bir puştluk vardı üzerimde, onun da etkisiyle;
"Valla herkesin bir fantazisi var seninle ilgili." dedim. "Kimisi yatağa atma derdinde, kimisi evlilik hayali kuruyor ama bir merhaba desen hepsi heyecandan kalp krizi geçirir." dedim.
"Adamlar orada beni yatağa atmak istediklerini söylüyor, sen de hiç korumuyorsun beni öyle mi?" dedi.
"Bana gerek kalmıyor ki, birbirlerine giriyorlar zaten" dedim. "Senin saçının teline zarar veremez kimse burada. İki tane it kopukla uğraşmaya bile değmez"
"Sen hiç hayal kurdun mu benimle ilgili?" "Delikanlı gibi cevap ver ama" dedi.
Delikanlılık damarım tuttu o anda, "kurdum" dedim.
"Anlatsana" dedi.
"Birlikte duşa girmişliğimiz oldu bir kaç kez" dedim.
"Ohaaa" dedi. "Beni hayal edip otuz bir mi çekiyorsun sen?"
Öyle birden söyleyince utandım tabi ama rakının yalandan cesaretiyle,
"Evet" dedim.
"Neden gelip bana hiç söylemedin sevişmek istediğini?" dedi.
"Benim ki basit bir cinsel ilişki isteği değil ki, ben seni seviyorum" dedim.
"Geri zekalı" dedi. "Çocukluğumuzdan beridir birlikteyiz, neden söylemedin şimdiye kadar?"
"Ucunda seni sonsuza kadar kaybetmek de vardı, cesaret edemedim, korktum." dedim.
"Ben başkasıyla evlenme arefesindeydim, başkasıyla evlenmemden daha mı önemliydi bu korku? O zaman da kaybetmiş olmayacak mıydın?" dedi.
"Bütün dünya başıma yıkılmak üzereydi." dedim "Ama sen başkasını severken gelip bunları söylemek şerefsizlikti, yapamazdım böyle bir şeyi."
"Peki hala seviyor musun beni?" dedi.
"Sonsuza kadar" dedim. Sustu, ayağa kalkıp elini bana uzattı ve ayağa kaldırdı. Boynuma sarıldı ve öpüşmeye başladık. Bir kaç dakika bu şekilde devam ettik ve daha sonra;
"Bundan sonra duş alırken bile benden başkası olmasın hayatında" dedi.
"Sonsuza kadar" dedim.

Evden ayrılırken dünyanın en mutlu insanıydım. Sokakta uçarak yürürken bir anda bizim mahallenin serserileri çevirdi etrafımı, bir tanesi kulaklarımla oynayıp dönüp;
"Vaayy, bizim kolpacı işi pişirmiş." dedi.

Başka birisi "Kaç posta attın lan?" dedi, o sırada bir diğeri de " yalnız mahallenin en kral orospusunu siktin, getir de biraz da biz sikelim!" deyince dayanamadım, ağzının üstüne okkalı bir yumruk geçirdim. sonrasında da hepsi bir olup beni dövdüler. O gece değil dayak yemek, dünya yıkılsa umrumda olmazdı zaten. Olmadı da...


Özgür
28.11.2015

Not:Kurgudur.

3 Ekim 2015 Cumartesi

Mahşerin Boş Atlısı


Bu satırları okuyan herkese çok ciddi ve mühim bir tavsiye vermek istiyorum;

“Sakın eski resimlerinize bakmayın!”

Özellikle de çekildiği tarihten bu yana 10 yıl civarı zaman geçmiş fotoğraflarınız varsa direkt imha edin derim ben.

Biraz önce bu haltı yedim ve çok pişmanım. Yüzüm gözüm çocukluğumda neyse şimdi de o diye düşünürdüm, “pek değişmedim lan ben” derdim kendi kendime. Az önce hazır internet de yokken biraz eski resimleri karıştırayım dedim, bundan yaklaşık 10-11 yıl önce çekindiğim resimleri gördüm. Görmez olaydım! Ne kadar gençmişim o zamanlar, tip desen yok, karizma desen yerlerde, aklıma o dönemlerdeki finansal Fair Play’im geldi, param da yoktu o zamanlar lan! Adam olacak çocuk bokundan belli olur derler ya hani, benimki de o hesap bi bok olamayacağım o zamanlar bok gibi sıfatımdan belliymiş anasını satayım.

Şimdi merak edenler olmuştur, “nasıl bir resim gördü lan bu davar” diyenler olmuştur, anlatayım;

Mahşer-i Cümbüş diye bir tiyatro erbabı grup var bildin mi? Heh işte o grubun hayran kütlesi olarak takılıyorum o zamanlar. Twitter’dan düzeltme yağmuruna tutacak olan TDK üstatlarından önce ben söyleyeyim, hayran kitlesi değil, hayran kütlesi. Niye hayran kütlesi? Çünkü o zamanlar Yarım Ay boyutlarındaydım, beni bir kitle olarak değil kütle olarak tanımlayabilirdiniz ancak. Hee şimdi nasılım? Dolunay diyelim biz ona…

Neyse işte, boş beleş bir adam olduğum için (Aynen şimdi olduğu gibi, ama o zamanlar raporlu olduğum için değil, gerçek anlamda boş beleş bir öğrenci tayfasıydım) Mahşer-i Cümbüş izleyip Tiyatro Sporu forumda takılıyordum, gece yarısı yayınlanan Anında Görüntü Show’u izleyip forumda geyik yapıyorum falan filan. Bildiğin ergenlikten yeni çıkmış gergin psikozu.

Ortam hemen hemen benim gibi tiplerle dolu, genel kitle 18 yaş altı. 18 yaş altı derken, o sınırın bayağı bir altı yalnız, 10-12 yaşlarla 17 yaş arası. Ben 18 yaşındaydım, büyük bir çoğunluk bana abi diyordu, oradan hesap edin işte manzarayı. Tabi ortam böyle olunca, kilitlendik biz siteye, her gün girip birkaç geyik yapmadan, birkaç konuya mesaj atmadan rahat edemiyorum. Bir gün Türkiye genelinde “Forum Buluşması” organize etme kararı alındı. Bizim memleket durur mu anasını satayım, hemen katılacaklar listesi hazırlanmış bile. Bensiz toplantı olur mu lan, kaçırır mı Anadolu bebesi böyle bir fırsatı? Yazdırdım hemen adımı.

Neyse toplandık biz. İsmini yazdıran bi çuval insan var, gele gele 5 tane tip gelmişiz. Şansa bak ki 4 tanesi kız bir tek ben erkeğim.
“Vaaaayyyy ortama bak beee” dediniz.
Dediniz dediniz yemeyin şimdi beni.

Öyle manyak bir ortam yoktu, bir tane cool takılan bir kardeşimiz vardı, bir tane benden 6 yaş falan küçük bir kardeşimiz (12 yaşındaydı heralde) bir tane bayan kasıntı kardeşimiz ve bir tane de nerede olduğunun farkında bile olmayan “kim itti lan beni buraya” modunda takılan bir kardeşimiz vardı. Tonlamalardan da anlaşıldığı gibi hepsi benden bayağı küçük kardeşler. İlk kez buluşmanın ve tanışmanın moronluğuyla da en nezih ortamlardan birisine gittik. Mc Donald’s. Kakaolu Milk Shake eşliğinde ülkenin geleceği ve ekonomik politikalar hakkında yaklaşık 12 saatlik bir toplantı gerçekleştirdik. Bu hikayedeki tek gerçek Kakaolu Milk Shake olabilir, ben de emin değilim.

Tabii ki bitmedi, o kadar toplanmışız orada biter mi hiç, yat turuna çıktık. Saati 3 liraya limanın kapısına kadar götürüp geri getiren ultra lüks yatlar var bizim memlekette, onlara bindik. Gezinirken de fotoğraflar çekinmişiz, ne cesaretse bende o fotoğrafları almışım, utanmadan bir de arşivlemişim anasını satayım. Tabi arşiv çılgınlığı burada bitmiyor, Mahşer-i Cümbüş turnesi var sırada.

Mahşer-i Cümbüş Türkiye turnesine çıkmış, sıradaki durak bizim burası olmuş, biletlerimizi almışız bekliyoruz. Tabi yine organizeyiz forum olarak ve bu sefer daha kalabalık. Ortam yine kız kaynıyor, tek tük erkek var onlarda bir süre sonra sıvıştılar, bütün kızlar bana kaldı yine. Bu arada sosyal sorumluluk mesajı vermek istiyorum; “Sevgili ortalama altı zekaya sahip abaza kardeşlerim, kültürel faaliyetler konusunda kızlar erkeklerden daha aktif ve tiyatro gibi, sinema, opera gibi sanatsal faaliyetleri de en çok kadınlar takip ediyor. Eğer sanatsal faaliyetleri takip ederseniz veya icra ederseniz daha çok kadınla haşır neşir olabilirsiniz.”

Gösteriyi izledik, sonra kulise daldık, güvenlikçiler bizi almak istemediler ilk başta ama biz devrimci gençler olarak direndik, gücümüzün farkındaydık ve güvenlikçilere dedik ki; “Aç kapıyı bezirgan başı girelim içeriye, biz forum üyeleriyiz geçiş iznimiz var bre gafil!” Tabi bütün kapılar açıldı önümüzde, girdik içeriye bütün grup üyeleriyle fotoğraf çekindik, poster imzalattık. Hatta o poster duruyor hala bende, ileride çok değerlenecek o kağıt biliyorum. Benim zenginliğim o posterde gizli, boru mu lan bu, bugüne bugün Salih Abi’nin, Sezai Usta’nın imzası var onda! (Bkz: işler Güçler) (Bkz: Kardeş Payı)

Fotoğraf fethimiz burada bitti mi sanıyorsunuz? Viyana kapılarına dayanmış bir ecdadın torunlarıyız biz! Ortalık sakinleştikten sonra forum üyeleri olarak kaldık biz orada. Fotoğraf çekinmeye devam ediyoruz bir yandan da. İlk toplantının aksine bu sefer yaş ortalaması biraz daha yüksek ve işin daha da ilginci, “bir espri yapsın da güleyim” diye ağzımın içine bakan bir afet-i devran da ortamda mevcut. Fotoğraflarda bile herkes kameraya bakarken kızın hep bana bakarken çıkmasından mevzuya uyanmam gerekiyor değil mi?

Değil işte, o kadar kafa var mı bende bi baksana birader? Kızın benden hoşlandığını yıllar sonra fotoğrafa bakıp anıları kafamda canlandırırken farkettim anasını satayım. Zaten benim bu kafayla fotosentez yapangillerden olarak hayatımı idame ettiriyor olmam gerekiyor, hayat bi garip. Neyse işte ben yememişim içmemişim bu fotoğrafları da arşivlemişim.

Yav ben nasihat verip gidecektim özgeçmişimi yazmışım arkadaş. O resimlere bakınca şunu gördüm, biz yaşlandığımızı farketmiyomuşuz ya la! Hani aşk meşk, afet-i devran meselelerini geçtim, bildiğin yaşlanıyormuşuz ve farkında bile değilmişiz. Ama bana bu bilgi verilmemişti, “sen yaşlanmadan nalları dikecen gardaş” dedilerdi bana. Bu bilgi verilmiş olsa ben doğmazdım sözleşmede yazmıyor böyle bir şey!

İşte böyle!

“O zamandan bu zamana ne değişmiş peki panpa?” diye soranlar olursa diye onu da anlatayım. Kilo ortalaması olarak aynıyım. Yüzüm daha sertleşmiş, dışarıdan bakınca somurtkan bi tip gibi duruyorum ama valla öyle değilim lan! Yüzüm biraz da olgunlaşmış gibi, yaşımı gösteriyorum diyelim. Biraz daha güçlenmişim, kollarım daha kaslı görünüyor. Yaptığımız ağır işler sonuç vermiş demek ki. Saçlarımda beyazlıklar çıkmaya başlamış. Ne var ki, Robin Van Persie dedem gibi olmuş hala 32 yaşında anasını satayım. Hem beyaz saç erkek adama karizma katıyor. Değil mi? Yoksa bu da kadın ırkının bizi keklemek için kullandığı bir numara mı? Taklaya mı geliyoz lan? Şşşş noluyo orada alooo?

Zeka olarak hala aynı kalmış olabilirim ama o konuda bir iddiam yok. Keşke biraz da abaza olsaydım lan, bana aşık bir sürü kız varmış hiç birisine uyanamamışım.

He bu arada;
Rumuz: Mr Lonely
Yaş:28
Boy: 110 cm
Kilo: 360 kg
Siyah Saç Kahverengi göz
Üniversite mezunuyum. Zengin ve güzel qızlar eqlesin!

Sikindirik bir fotoğraftan 3 sayfa yazı çıkartacak kadar da manyakmışım, onu da bugün öğrendim.

03.10.2015

23 Eylül 2015 Çarşamba

Cinayeti Kör Bir Kayıkçı Gördü, Ben Gördüm, Kulaklarım Gördü. Fıtrat...


Henüz yaşını yeni doldurmuş, hayatını yaşayamamış tertemiz bir bebekti o.
Hem çok sevimliydi hem de sıcak kanlıydı, elimizi uzattığımızda hemen koşup gelirdi. Nereden bilebilirdi ki bizim kötü insanlar olduğumuzu, işlediğimiz her cinayete bir kılıf uydurabilecek kadar kalpsiz olduğumuzu.

Bir kaç gün önce gitmiştik ve çok beğenmiştik bu sevimli bebeği. Tam olarak aradığımız özellikleri taşıyordu. Bakıcısı da bu kötü emellerimize ortak olmuş onu bize para karşılığı satmıştı.

O gün geldi ve çattı, küçük çaplı bir merasim yapmamız gerekiyor ve işlediğimiz günahı affettirmek için bir iki rekat namaz kılmamız gerekiyordu. Aslında böyle olmasını bizde istemezdik, böyle sevimli ve yaramaz bir bebeğin dünyada görmesi gereken günleri olduğunu düşünüyorduk bizde ama fıtratın önüne geçilmez ki...

O gün sevimli bebeğinde çok huysuz olduğunu farkettik, sanki olacakları önceden hissetmiş gibiydi. Zaten o gün cinayet işleyen tek aile değildik, başka ailelerde vardı ve bizden daha canilerdi diyebilirim aslında. Belli ki yanından ayrılan arkadaşları bir daha geri dönmeyince durumun farkına varmıştı bizim yaramaz, sürekli kaçıyordu bu yüzden. Ama fıtrattan kaçılmaz ki...

Üç dört kişi etrafını çevirdik, kaçacak yeri kalmadı artık yavrucağın, bir iki diretti, aradan sıvışmaya çalıştı ama kar etmedi, yakaladık. Prosedür gereği iki bacağı ve bir elinin bağlanması gerekiyordu, prosedürü yerine getirdik.

Her ne kadar cinayeti işlemek bize düşse de o kadar vicdansız olamamıştık henüz, vekalet vermemiz gerekiyordu cellada, verdik.

Gözünü bile kırpmadı, vurdu bıçağı yavrucağın boynuna, üç ana damarrını kesmiş kanının akması için beklemeye koyulmuştu. Fıtrat...

Kan tamamen aktıktan ve yavrucak artık canını teslim ettikten sonra derisini yüzdük ve etlerini parça parça ayırıp eve getirdik. Etlerini satırlarla, bıçaklarla parçalara ayırdık, bir kısmını ihtiyaç sahiplerine dağıttık bir kısmını biz pişirip yedik. Her ne kadar ağzı süt kokan bir bebeği kesmişte olsak bir gram bile pişmanlık hissetmedik. Hatta aynı şeyleri bu yılda başka bir bebek üzerinde tekrar yapacağız. Fıtrat...

Hayat ne garip...

Kurban Bayramınız Kutlu Olsun...

20 Eylül 2015 Pazar

Müdür Göt müdür?

Evet göttür.

Her müdür göt müdür?

Hayır değildir.

O zaman niye ben hep göt olanları çekiyorum?

Zenci penisi miyim lan ben, beni gören her göt üzerime üzerime koşuyor ameke?

Evet anlaşıldığı üzere iş ile ilgili sorunlarım var. Hem de ciddi sorunlar.
Önce tam anlamıyla olmasa da yarım anlamıyla sürüldüm. Sonra da müdürle restleştim, tartıştım. Şimdi de rapor aldım işe gitmiyorum. Görev değişikliği için herhangi bir sebep yok, çünkü işimi gayet düzgün ve kaytarmadan yapıyordum. Yani, "yemişsindir bir halt ondan yerini değiştirmişlerdir" gibi bir durum yok. Hatta sistemin kuruluş aşamasındaki her türlü teknik faaliyette de ben vardım elektrikçi olduğum için bir çok aksamını ben yaptım mına goyyim. Yani işin amelelik kısmındaki tüm eziyetleri çektim, iki yıldır da işi rayına oturtacağız diye her türlü mücadeleyi verdik ve şimdi de işsiz kalmak üzereyim.

İş kanununu inceledim, kanun da benden yana görünmüyor. Yani çıkar yol yok, yakın gelecekte işsiz kalacağım gibi görünüyor. Hemde beş kuruş tazminat bile alamadan...
Ne kadar güzel anasını satayım ya, sadece iş sözleşmesine görev tanımı olarak aynı şeyleri yazarak insanları resmen sürebiliyorsun anasını satayım.

Peki bütün bunların müdürle ne alakası var?
Çünkü müdür değişti, yeni müdür de bunları yapmaya başladı. İşin zaten herhangi bir patronu yok taşeron firma, bütün yetki müdürde.

Yani müdür göt müdür?

Evet.

Bizim müdür göt müdür?

He has a master degree.

Sinirliyim. Ama boşuna değil.

İnsanoğlu böyle böyle katil oluyor.

Özgür

30 Ağustos 2015 Pazar

İntikam Tugayı


Şu hayattan çok fazla intikam alacaklıyım.
Ayrıca da lanetlendiğimi düşünüyorum son zamanlarda.

Geçmişte hayatıma giren çıkan insanlara bakıyorum, hiç başarılı olmuş, alıp başını yürümüş gitmiş bir arkadaşım, eşim, dostum yok.

Çocukluk arkadaşlarım mesela, "bu çocuğun kafası zehir gibi, örnek alın işte böyle olun!" diye sürekli örnek gösterilen bir arkadaşım vardı, torbacı oldu, defalarca içeri düştü falan filan. En son gördüğümde pizzacıda paket servis taşıyordu. Bir tanesi gaspçı oldu, yıllardır içeri girip girip çıkıyor. Bir kısmı kapkaççılık yapıyordu son gördüğümde, şimdi ne yapıyorlar hiç bilmiyorum.

Benden hoşlanan kızlar vardı. Hiç gülmeyin, bir zamanlar yakışıklıydım, peşimde koşanlar vardı. (Gülmeyin ya gerçekten vardı, yalan söylüyorsam nah şurdan şuraya gitmek nasip olmasın!)

Ohooo böyle gülecekseniz anlatmayayım!

Neyse, beni seven kızlardan birinin para karşılığı kendini satmaya başladığını öğrendim geçenlerde. içim burkuldu yemin ediyorum, çok koşmuştu peşimden çünkü. Belki de hayatının yönünü ben değiştirdim farkında bile olmadan. Başka bir tanesinin peşinde de ben koştum, kabul etmedi hiç bir zaman beni. Sonra yollarımız ayrıldı. Annesi zaten çok küçükken terketmişti kızı, babası da kalp krizi geçirip ölmüş. Facebook'tan takip ediyorum, o kadar dağınık ve batak bir hayat yaşıyor ki, bir şerefsizin eline düşüp hayatının kararması çok yakın. İşin daha da kötüsü yaşadığı hayattan gayet memnun, kimsenin müdahale etmesi mümkün değil.

Aile çevreme ve akrabalarıma bakıyorum, insanlar hep bir şeyler başarmaya çalışıyorlar ama hep başarısız oluyorlar. İş kurup batıranlar, bir yerlerde mevki sahibi olmaya uğraşıp başaramayanlar vs. vs. detaya girmeyeyim.

Kendimi anlatmaya başlasam 32 ciltlik ansiklopedi serilerinden olur zaten.

işte bunlar hep benim lanetimin eseri. Bir de bana zarar vermiş olan ve benim karşılığını veremediğim şeyler var. Hep içimde patlamış intikam yeminlerim var.

İlk iş hayatına atıldığım zamanlarda hayalimde hep mühendis olmak vardı. Sırtıma 100 kiloluk kabloyu, takım taklavatı yükleyip 13 kat bana bunları taşıttıran ustaya, "işiniz gücünüz bize eziyet etmek, mühendisin karşısında esas duruşta bekliyonuz mına goyyim." dediğimde, "sende mühendis ol seninde önünde esas duruş beklesinler." demişti. Ben de, "5-6 seneye kalmaz öyle olacak zaten, inşallah seninle de karşılaşırız" dedim. Karşılaştık. Ben mühendis olamadım, onun da zaten hayattan bir beklentisi yoktu, bir adım ilerleyememiş. İkinci karşılaşmamızda da zaten kavga ettik.

Hayatımın en büyük göt oluşlarından birisi de lisede oldu. Meslek Lisesi'nde okuyordum o zaman. Hoca bir gün oturttu bizi karşısına, tek tek sordu, "Buradan mezun olabilirseniz ne olmak istiyorsunuz?" diye. Sınıfın çok büyük çoğunluğu, sanayide usta olacağını söyledi. Ben ve üç dört kişi daha üniversite okuyup mühendis veya öğretmen olmak istediğimizi söyledik. Hoca, "sınıfın büyük çoğunluğu gayet gerçekçi hayaller kurmuş, onlar çok iyi usta olurlar ama sizden hiç bir bok olmaz" dedi. Yani orada aldığımız eğitimle hiç bir bok olmayacağını söylemişti. Biz de, "hocam biz üniversiteyi kazanırız, sizi de utandırırız" dedik. Hoca da "hiç umudum yok ama, inşallah" dedi. Adamın dediği gibi, sınıfın büyük çoğunluğu inşaatlarda veya sanayide çalıştı, dükkan falan açtılar. Bizim hiç birimiz üniversiteyi kazanamadı, eninde sonunda inşaatlardaki yerimizi aldık bizde usta olduk. Yani daha doğrusu hiç bir bok olamadık. Bende dahil hiç birimiz mesleğimizi bile yapmıyoruz.

Ortaokulda ders saatinde dış kapıda nöbet tutarken bisiklete bindim diye beni döve döve müdürün karşısına çıkartan hademenin ağzını burnunu dümdüz etmek istemiştim mesela. Ama büyümem gerekiyordu, küçükken gücüm yetmezdi çünkü. Ben büyüdüm, o hademe belki ölmüştür şimdiye. Ölmediyse de tez zamanda gebermesini dilerim.

Değişik değişik örnekler var daha, ama uzatmaya gerek yok.

Bazen, insanları öldürüp ceza almayan adamlar gibi olmak istediğim oluyor. Elimde bir tane silah, sırtımda bir çanta dolusu mermiyle gezmek istiyorum. Yolda sokakta gördüğüm saygısız, sigarasının dumanını insanların üzerine üzerine üfleyen, trafikte giderken cep telefonuyla konuşan, kadın şöför görünce sıkıştıran, güçsüz gördüğü insana yükselen, şiddet eğilimli, kavga çıkarmak için ortam arayan, içip içip sağa sola saldıran, çöpünü sokağa atan, bir kaç kişi gruplaşıp insanlara laf atan, rahatsız eden, dönüp laf söyleyene de saldıran, insanların hayatını hep olumsuz yönde etkileyen, hep cesaret kıran, saygısız, saygısız, saygısız insanları öldürmek istiyorum. Örnekleri çoğaltabiliriz. Kısaca kötü insanlara kötülük yapan insan olmak istiyorum.

Üç dakikada duygudan duyguya atlayan şizofren gibi yazı yazmışım değil mi? İşte bunlar hep hayatta yediğim kazıkların aynı anda aklıma gelmesi ve benim hepsini birden yazmak istememden dolayıdır, şizofren olduğumu düşünmüyorum ama olabilirimde bilemem.

Şu sıralar da işsiz kalmak üzereyim, görev yerim değiştirilmeye çalışıldığı için restleşme aşamasındayım, aslında fiilen işsiz kalmış sayılırım ama tazminat vs. vs. haklar için bir süre daha direnmeye çalışıyorum. Yani hayat her zaman ki gibi bombok. Bir süredir gelen şehit haberleri ve ülkenin dört bir yanından gelen kötü haberler yüzünden moral olarak çökmüş durumdaydım zaten, bu da tuz biber oldu. Yani anlayacağınız bende durumlar her zaman ki gibi, bombok...

Beni örnek alan çocuklar var. Benim gibi olmak istiyorlar, çünkü güçlü olarak görüyorlar. Bende onlara, "benzeyecek başka adam mı kalmadı lan, gidin yol yakınken kendinizi kurtarın!" diyorum. Eğer bahsettiğiniz şey kas gücüyse evet ben güçlüyüm ama mental olarak güçlü olmayan insan ne kadar kuvvetli olursa olsun güçsüzdür. O yüzden ben güçsüzüm. Eğer hayat bir gün yoluma kaya döşemeyi bırakıp kendisine başka hobiler edinirse, ben de geçmişle olan hesaplaşmamı tamamlamaya başlarım. O zaman da gerçek anlamda güçlü olmaya başlarım. O gün gelene kadar kırılamayacak kadar sert kabuğu olan kuvvetli ama güçsüz bir insan olarak yoluma devam edeceğim.

Ama saygısız ve aldığı nefes bile zarar olan insanların ölmesini istediğim gerçeği hiç değişmeyecek. Yok mu içinizde taşşaklı bir devlet görevlisi, bana yetki verin de kötülüğü bitireyim ben. Valla bak ciddiyim, işim bittiğinde gerekirse kendimi de vururum.


30.08.2015
Özgür

23 Ağustos 2015 Pazar

Kızların İlk Cinsel Deneyimi




!!!Baştan uyarayım her zaman ki gibi +18!!!


Aslında ilk cinsel deneyim diye sınırlamamak gerekiyor, genel itibarıyla cinsel deneyim diyelim biz ona.

Romantik başladı, erotiğe bağladı, yakında pornodan çıkar diye geçirmeyin aklınızdan hemen, meramımızı anlatak hele bi.

Kızların cinselliğe bakışı nasıldır bilemem, sonuçta hiç kız olmadım, hiç kız gibi de hissetmedim bu yaşıma kadar. Ama bazı çıkarımlarda bulunabilirim ya da tahmin diyelim biz ona. Benim çıkarımlarıma göre de nefes alıp veren her canlı gibi kadınlar da cinselliğe heveslidir. Ama bazı toplumsal baskılar veya başka başka sebepler bu heveslerini dizginlemelerine yol açıyor.

Her neyse işte, söylemek istediğim kadınlar erkekler gibi, "zaaaaa nasıl siktim ama, kol gibi soktum zaaa" kafasında yaşamıyorlar ilişkilerini. (Zaten kol gibi dediği de kornişon salatalık kadar bir şey, en minyatür olanından.) (Örnek vermek gerekirse; Kornişon ) Daha duygusallar, bazen yeri geliyor aylarca onu ikna etmeye uğraşmak zorunda kalıyor erkek kişisi. Hele kız bakireyse bu iş çok daha fazla uzuyor hatta imkansız hale geliyor. Bunun doğal sonucu olarak bir bıkkınlık da oluyor tabi erkekte.

Neyse, sapık olmadığıma ikna etmek için verdiğim bilimsel bilgileri bir kenara bırakalım şimdi, gelelim asıl konuya.

Erkek cinsindeki ilk amaç "Skib bıraktı" amacıymış anladığım kadarıyla. (Skib Bıraktı ) Aslında bilmediğimiz bir şey değil, biz bizi biliriz bizden ötürü. Gördüğüm kadarıyla erkeklerin bir ilişkiye başlarken ilk düşündüğü şey sevişmek oluyor. Bu seçenek default olarak yüklü geliyor, aşk formatı daha sonradan güncelleme olarak geliyor. Yani, bir ilişkiye başlarken adam diyor ki, "eğer yatağa atabilirsem atarım, bir süre sonra da ayrılırım. Eğer yatağa atamazsam, hal, hareket ve davranışlarına göre belki aşık olurum. Eğer aşık olur da uzun süre aşık kalırsam evlenirim." Tabi adamın penisiyle yaptığı bu fikir telakkisi 3-4 milyar tane erkeğin aynı haltı yediği anlamına gelmez, bir genelleme yapmıyorum. Mesela ben istisnayım (Buraya Reklam Alınır)

Doğrusunu söylemek gerekirse, ben videodaki olayı Türk erkeklerine özgü bir öküzlük sanıyordum.
Formül gayet açık, bir yetenek geliştir>sonra bir kızla sevgili ol>sonra kızın zil zurna aşık olmasını sağla>yeteneklerinle onu büyüle>sana güvenmesini ve yaptığın her şeye itiraz etmemesini sağla> sevişmek için ne kadar hevesli olduğunu yokla>hevesli değilse heveslendir>ilişkiye gir>ayrıl
Ama videoyu izleyince bir aydınlanma yaşadım. (Aydınlanma ) Meğerse bu öküzlük sadece Türk erkeklerine özgü bir öküzlük değil küresel bir öküzlükmüş.

Ben bunun kendi kültürümüzden kaynaklandığını, bekaret gibi konularda veya genel olarak cinsel konularda kızlar çok baskılandığı için erkeklerin seks ihtiyaçları karşılayamaması sebebiyle bu haltı yaptıklarını düşünüyordum. Ama olayın küresel boyut kazanmış olması tüm teorimi yıktı. Bütün akademik kariyerim yerle bir oldu. Demek ki olayın cinsel açlıkla bir alakası yokmuş. E o kadar akademik kariyerim var boş dururmuyum, şak diye yeni bir teori attım ortaya. (Einstein Was Here )

Erkekler çok eşli olabilir!

Evet erkek cinsi evrimleşme sürecinde denizden sürüne sürüne çıkarken toprağa kerkinerek kara yaşamındaki ilk cinsel deneyimini yaşamış olabilir. Sonra da ilkel ve daha tam olarak gelişmemiş beyin yapısıyla da, "ben toprağa bile halleniyorsam herkese hallenirim" diye düşünmüş olabilir. Evrim sürecini tam olarak takip etmemiz mümkün olmadığı için bilmiyoruz ama milyonlarca yıl önce evrimleşmeye başladığımız düşünülürse o zamanlar erkek cinsinin beyni penisinde olabilir ve topraktan sürünerek çıktığı için de beynine zarar vermiş olabilir. Bu da çeşitli dezenformasyonlar yaratmış ve kendini çok eşli olarak programlasına sebep olmuş olabilir. Bu teorimi de kimse çürütemez önümüzdeki 5000 yıl boyunca. Önce bir evrim var mı yok mu onu kanıtlasınlar...

Sonuç olarak, bir ilişkiye başlıyorsunuz, süreç ilerliyor, siz aşık oluyorsunuz, süreç ilerliyor, kendinizi cinselliğe hazırlıyorsunuz, süreç hala ilerliyor, ilişkiye giriyorsunuz, süreç şak diye bitiyor. Sonra düşünüyorsunuz düşünüyorsunuz bulamıyorsunuz nedenini."Her şey yolundaydı, daha bir kaç gün önce kör kütük aşıktık, hatta seviştik bile, ne oldu lan?" (Nolmuş ki? ) Ne olduğu gayet açık, mission complete oldu. Adam her bir levelı başarıyla geçti, son bölümde prensesi öptü oyun bitti, sildi oyunu bilgisayardan. Aslında oyunu silmeyip hazır son bölüme kadar gelmişken tekrar tekrar son bölümü oynayıp her seferinde prensesi öpebilirdi ama yapmadı. Neden yapmadı? Nedenini açıklıyoruz işte ya bir saattir. Allah Allah ya! Nedeni şu, adam evrimsel süreçteki kodlamalarının sebebiyle çok eşli olarak programlamış kendisini. Yani başka bir deyişle, adam o oyunu bitirdi, başka bir oyun yükledi onu oynamaya başladı.

Senin için yüksek doz aşkınızın meyvesi o geceki sevişme seansıydı. Ama karşı taraf için olayın açıklaması öyle değil maalesef.

Yani sonucun sonucu olarak da şunu diyeyim, cinsellik konusuna çok fazla anlam yüklüyorsunuz gibi geliyor bana.Erkek mantığıyla düşünürseniz, bir kaç kuşak sonra artık bu konu tabu olmaktan çıkar. Bir ödül olarak veya vermek, lütfetmek olarak değil de, zevk almak olarak kodlamak gerekiyor bu işi. Eğer öyle olursa, seviştikten sonra dallama gelip "ben ayrılmak istiyorum" derse bile zorunuza gitmez, kullanılmış gibi hissetmezsiniz. Ya da ödülünü vermeden evlenmeye ikna edin zat-ı kerkenez'i. Evlilik işin içine girdiği zaman yukarıdaki algoritmalar çöküyor çünkü, başka formüller giriyor devreye.
E tabi hiç bu atraksiyonlara girmemek de bir seçenek tabii ki. Ağzı tavuk götüne benzeyenler "Kız Kurusu" derler ama aldırmayın siz onlara... (Kız Kurusu )


Çoook uzun yazdım, amacın eğlenmek olduğunu anlamışsınızdır ama, buraya kadar okuyup çemkirmek isteyen Feminist ablalar varsa lütfen yorum butonuna basmadan çıksınlar, hiç uğraşamayacağım şimdi onlarla.

23.08.2015
Özgür

29 Haziran 2015 Pazartesi

Neden Adem ve Havva Olmayasınız?

Bizler kayıp kuşağın kaybedenleriyiz. Bizden sonra gelecek olan nesilin bu zincir içerisinde önemli bir parça olabilmesi için, artık şu sıralar tartıştığımız şeylerden çok daha farklı şeyler tartışmamız gerekiyor.



Bundan beş bin yıl önce insanlar belki de donsuz dolaşıyordu, herkes birbirinin götünü görüyordu yani. Bir çıplak vücut gördün diye, bir göt çatalı gördün diye hemen namus bekçisi kesilme, bu Dünya'nın namus bekçisine ihtiyacı yok. kimin kimi siktiğini öğrenmeye ihtiyacı yok. Kimin kimi sikmemesi gerektiğini öğrenmeye ihtiyacı yok. Kimsenin cinsel tercihi bir başkasını bağlamaz. Bir başkasının özgürlüğü senin özgürlük alanına tecavüz etmiyorsa, senin ona müdahale etmeye hakkın yok. Birisinin özgürlüğü, bir başkasının yaşam alanına müdahale etmiyorsa, senin ona müdahale etmeye hakkın yok. Benim, senin inancına müdahale etmeye hakkım yok. Senin benim yaşam tarzıma müdahale etmeye hakkın yok.



Bırakın bu Dünya'yı, öbür Dünya'yı güzelleştirmek istiyorsanız, geleceğinize yatırım yapın. Çocuklarınıza bilimi, matematiği sevdirin. Teknolojiyi sevdirin. Çocuklarınızın eline tablet bilgisayarları tutuşturup, "o elindeki cihazla oynarken ben de işlerimi hallederim" kafasıyla yetiştirmeyin. Hayatta her şey eğlence değildir. Teknolojiyi verimli ve doğru kullanmayı öğretin. Her konuya hakim olmanız mümkün değil, olmayın da zaten. Bugünün şartlarında iyi bir tercih diye, çocuğunuzu ilgisi olmayan alanlara yönlendirmeyin. Siz futbolu seviyorsunuz diye o çocuğun futbolcu olması gerekmiyor ya da mühendisler iyi para kazanıyor diye mühendislik fakültesi okuması gerekmiyor. Her çocuk meslek tercihini doğduğunda yapar ve bu tercihler bilimsel yöntemlerle saptanabiliyor. Belki de siz çocuğunuzu iyi bir futbolcu olarak yetiştirmeye çalışırken gezegendeki en iyi Mekatronik mühendisinin geleceğini öldürüyor olabilirsiniz.

29.06.1987
Özgür

Bu arada doğum günüm kutlu olsun. İyi ki doğdum.

16 Haziran 2015 Salı

Eğer Evlenirsek Beni Çok Mutlu Edeceğini Düşünüyorum

“Eğer evlenirsek beni çok mutlu edeceğini düşünüyorum ama ben seni sadece arkadaş olarak görüyorum, eğer istersen arkadaş olarak devam ederiz, istemezsen de benim için fark etmez!”
“Tercüme edeyim, “Çok da fifi” dedi.”

Bak yine moral kondisyonum baraj altında kaldı. Ben bu mantığı hiçbir zaman çözemeyeceğim galiba. Arkadaşım ben sana evlenme teklif etmedim ki… Arkadaşım dedim kusura bakma ya da bak anasını satayım, kusura da bak. Sen değil misin beni sadece arkadaş olarak gören…

Medeni hıyarlık etmişim, seni sevdiğimi söylemişim. Ki onu söyleyen ağzıma da sıçayım müsaadenle. Sen biraz zaman istemişsin, sana günahı boyundan büyük dayıların Mekke’de Kabe’yi tavaf edip Hacı olması için gereken zaman kadar zaman tanımışım. Helal olsun senden kıymetli mi anasını satayım. Bula bula bu klasik cümleyi mi buldun lan o kadar sürede? Güzelim, yavrucuğum, şekerim, herkes beni arkadaşı olarak görüyor zaten. Karabatak kuşları gibiyim lan, kediler bile yemiyor beni. Düşmanım yok ki benim, kimseye zararım dokunmadı aksine en sevmediğim insanlara bile bir faydam olmuştur. Sen şimdi bana neden Karabatak muamelesi çekiyorsun ki?

“Gerçi salaklık bende, zaten kız seni kaç senedir tanıyor, düşünmek için süre istemesi saçma değil mi lan? Gbt sorgulatsa, 5 dakikada şeceremi dökerler. Sabıka kaydı almaya gidiyorum boş A4 kağıdı veriyorlar. Sabıka ne arar la armutta. “

-“E şimdi bu kız 2 ay ne düşündü o zaman kanki? “

“Hee gelelim Saadet’e.“

-“Saadet kim lan?”

“La bi siktir et Saadet’i falan. Sadede gelelim dedim!”

“Şimdi bak bu kız iki ay ne düşünmüş biliyor musun?”

-“Ne düşünmüş paps?”

“Eşşeğin zikini” “Bir dur la, bi sus mına goyim da anlatalım, insanlar okuyacak bunu küfür ettirip durmasana bana!”

-“Tamam paps, anlat!”

“Bak kardeşim, bu iki ayda biz evlenmişiz.”

-“Lan taştaş geçme adam gibi anlat evlendiğinizden haberin yok mu? Mal mısın oğlum?”

“Ya geri zekalı, kız öyle hayal etmiş işte, oksimoron musun oğlum sen? Omirilik soğanınla mı düşünüyorsun? Amip misin? Tek hücreli misin?”
-“Tamam la tamam, anlamamışım üçüncü biradan sonra beynim bacaklarımın arasına kaçmış herhalde.”

“Neyse, işte hayalinde evlendirmiş kendisiyle beni, bakmış benden iyi koca olacak, demiş bir de çocuk yaparız, hemen onu da yapmış. İşte her şey iyi güzel, 1+1 dairemizde mutlu mesut geçinip gitmişiz.”

-“Eee bunun için mi reddetmiş? Mutlu olmaktan kim rahatsız olur lan?”

“Bunun için değil tabii ki, hoop hayal dünyasından çıkıvermiş prensesimiz gerçek hayatta buluvermiş kendisini, geçmiş aynanın karşısına bir kendine bakmış, bir bana bakmış. Yanına bir türlü yakıştıramamış. O İngiliz Kralı’nın kızı, ben şarapçının oğluyum sanki mına goyim.”

-“Eee”

“İşte iki ay boyunca telefonlara, mesajlara cevap vermedi. İki ay sonra aklına geldi herhalde, “Lan bir davar vardı, ben ona bir cevap vermedim!” diye düşünmüş ki mesaj attı Facebook’tan.”

“Yazdığı mesaja bak, “Ya vercğim cvbı zaten tahmin etmişndir, ama istrsn gene de bluşalm.” Türkçe öğretmenleri bu mesajı görse kariyerlerinden vazgeçip Sümerolog olurlar. En azından onların yazdıklarını Türkçe’ye çevirmek bu kadar meşakkatli bir iş değil.”

-“Sonuç ne lan!”

“Sonuç bu işte. Girizgahtaki cümle. Hayır, tamam sonuçta birisini seviyorsan evlenmek için seviyorsun tamam da hacı, e önce bir sevgili olsaydık. Neden hemen evlenip mutlu olduk anasını satayım?”

-“Ne var lan işte kız seni evlenmeye layık görmüş.”

“Ya oğlum bağırsaklarınla mı dinliyorsun? Kız sevgili olmaya bile layık görmemiş, sen evlenmek diyorsun. Arap sen içme bokunu çıkardın mına goyim.”

-“Evlenirsek beni mutlu edeceğine inanıyorum demiş lan işte.”

“Ne diyecekti? Senden değil koca, klozet kapağı bile olmaz mı diyecekti?”

-“Ahaha aslında klozet kadar götün var mına goyim, iyi klozet kapağı olur senden.”

“Lan seni kanka diye karşısına alıp konuşanda zaten deney faresi kadar bile beyin yoktur. Daha fazla akıl sağlığımı bozmadan siktir git zıbar bir yerde.”

-“Hasiktir lan, uyku mu bıraktın adamda? Yürü hadi ikişer bira daha alıp gelelim, bu gece uyumak yok.”

“Zıkkım fondiple anasını satayım. Git dolapta var iki tane bira, senin Sünger Bob gibi sömüreceğini bildiğimden zulaladım!”

Yani diyeceğim odur ki, bir kadın benimle evlendiğinde mutlu olacağına bütün kalbiyle inanıyorsa, benimle sevgili dahi olmaz. Neden? E çünkü ben çok iyi bir insanım, sorun bende değil onda, ben daha iyilerine layığım.

E size daha kötüleriyle mutsuz bir hayat diliyorum o zaman.


16.06.2015

6 Haziran 2015 Cumartesi

Yalnızlığın Marşı (Sanat Sanatçı İçindir Şiarının Evrim Süreci)

Eskiden blog falan bilmezdik biz, cahıldık. Defterlerimiz, ajandalarımız vardı, kızların çiçekli böcekli üzerinde asma kilitleri olan defterleri vardı.

Harfleri bir araya getirdiğimizde anlamlı kelimeler yazabileceğimizi, bu kelimelerle cümleler kurabileceğimizi, konuştuğumuz her şeyin aslında yazılabilebileceğini öğrendiğim günden beridir yazıyorum ben. Sadece yazma şeklim değişiyor, eskiden Türkçe dersinde kullandığım deftere yazardım, sonra ajandaya yazmaya başladım, sonra internet girdi hayatıma blog yazmaya başladım, sonra da bulduğum her yere yazdım. Eskiden kalem kullanırdım, şimdi dijital parmaklarımla yazıyorum.

Aslında bu değişimler hep bir ihtiyaç halinde ortaya çıkıyor. Mesela Türkçe dersi için öyyetmenimiz ödev verirdi bize, tamamen kendi kurgumuz olan hikayeler yazmamızı isterdi. Ben akşam oturur üç dört sayfa yazardım, ertesi gün okula giderdim, derste herkes yazdığı hikayeyi kendisi okurdu. Tabi koca sınıfta yazan bir kaç kişi olduğu için çok uzun sürmezdi bu okuma işi ama benim hikayelerimle hep dalga geçilirdi. Çaktırmamaya çalışsa da öğretmen bile içten içten gülerdi. Çünkü hikaye bir konuyla başlar tamamen alakasız başka bir konuyla biterdi. Tamamen alakasız keskin geçişler, birbiriyle bağlantısız cümleler saçma sapan hikayeler yazardım çünkü. Evet, yazdığım şeyler genellikle gülünecek şeylerdi ama bunu bile yapamayacak kadar beyinsiz bir sınıf dolusu adamın dalga konusu olmak canımı sıkıyordu. Bende artık sadece kendim için yazmaya karar verdim. Sanat sanatçı içindir mottosunu şiar edinmiştim.

Evdeki ajandanın bir halta yarayabileceğini düşündüğüm zamanlar, bu şiar edinme dönemine tekabül ediyor. Artık o saçma kurgu hikayelerden yazmak zorunda da değildim, canım ne istiyorsa onu yazıyordum. O zamanlar sevdiğim şarkıların sözleri, (sakın ha küçümsemeyin, eskiden internet falan yokken, televizyonu açıp saatlerce beklerdim elimde kağıt kalemle, şarkı çıkınca her kelimeyi tek tek yakalayıp yazardım, yetişemediğim kıtalar için bir saat daha yeniden şarkının çalmasını beklerdim.) Bilim Teknik dergisinde çıkan hikayeler, özlü sözler falan filan bir çok şey vardı içerisinde. Bu süreç uzun sürdü ama tabii ki bir sonu vardı. Ajandamın benim haberim olmadan gizlice alınıp okunduğunu farkettiğim zamanlar bu süreç için jübile dönemiydi. Artık yeni bir çağ başlamalıydı, ben milenyum çağını ucundan kıyısında yakalamış efsane neslin temsilcilerindendim, böyle basit bir soruna mı çare bulamayacaktım?

Yeni dönem başlamıştı, ajandamda kendime ait ne var ne yoksa hepsini açtığım bloga aktarmıştım. Artık oraya yazıyordum her şeyi, ajandayı bulup okuyabilen kişilerin hiç birisi internetten zerre kadar anlamadığı için rahattım. Ajandamın kendim bile bulamayacağım şekilde sakladım. Kimsenin orayı bulup okuma ihtimali yoktu ama bu sefer başka bir sorun ortaya çıktı, Blog okuyucuları. Sonuçta halka açık bir ortamda yazıyorduk ve ister istemez yazılan şeyler ilgi çekiyordu. Sanat sanatçı içindir şiarına ters bir durum söz konusuydu burada ama nedense bu sefer rahatsız etmiyordu. Çünkü farklı bir detay vardı burada, kimse dalga geçmiyordu. Beğenenler beğenisini dile getiriyordu, beğenmeyenler insan gibi eleştirisini yapıyordu. Bu sayede güzel bir ortam oluştu, uzun süre aktif ve etkileşimli olarak yeteneklerimizi döktük ortaya, hem geliştik, hem büyüdük. Ve artık o dünyanın da sonuna doğru gelmeye başladık. Sadece bir arşivleme yöntemi olarak uzay boşluğundaki yerini koruyor.

Hayat şartlarının sırtımı sıvazlaması dolayısıyla artık eskisi kadar yazamıyorum. Zaten artık yazmak da istemiyorum galiba. Bu kadar uzun yazıyı ne halt etmeye yazdım şimdi onu da bilmiyorum. Aslında basit bir şey söyleyip gidecektim. Yıllar önce sakladığım ajamdamı buldum geçenlerde, biraz kurcaladım eski yazılarıma falan baktım. Doğrusunu söylemek gerekirse, içerisinde hiç fena şeyler yok. 200 sayfa civarı yazı yazmışım ve en son 2008 yılında yazmayı bırakmışım. İçindekilerden bir tanesini buraya yazayım dedim sonra. Muhtemelen yakın gelecekte de o ajandayı yakarak imha ederim.

Görselde benim Çince el yazım ve ajandamdan bir kesit var. Aşağıda da görseldeki yazının Türkçe çevirisi mevcut.

Buraya kadar okuduysanız, sizde de vahim bir işsizlik sendromu olabilir bir psikoloğa görünmekte fayda var bence. Büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öperim. Akranlarımla sadece tokalaşıyorum.

Herkese teşekkür ediyorum...


(Görseldeki Çin Kitabesinin üzerinde yazan metnin Türkçe meali)

Neyin günahını çekiyorum ki ben?
Ya da kimin diyetini ödüyorum hayata karşı?
Aşksızlığıma mı yanayım, yoksa yalnızlığıma mı?
Yoksa haykırsam mı derdimi dağlara karşı?

Anlayamaz kimse beni çünkü göremezler yüreğimi,
Yaranamam kimseye delip geçsem bile arşı.
Döndüm kendime artık, baş başayım benliğimle,
Yalnızlık oldu hayatımın en uzun marşı.

Kaybettim ben doğuştan, hayat denen yarışı,
Boşmuş beynimin verdiği kazanma uğraşı.
Kocaman bir yüreğim ve biraz da aklım vardı,
Artık yalnız yüreğim kaldı, salıverdim aklımı rüzgara karşı…



27.08.2008

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Redd-i Aşk

Reddedilmek, altıpasta beklerken önüne düşen topu boş kaleye yuvarlayamayıp  auta dikmektir.

Birebir futbolla aynıdır bu olay. Nedenini açıklayayım biraz;

Altıpas denilen bölge kalecinin durduğu ve dokunulmazlığının olduğu bölgedir. Bir oyuncu orada kaleciyle karşı karşıya kaldıysa, gol atamaması, atmasından daha zordur.
İkinci bir nokta da, bir oyuncunun orada kaleciyle karşı karşıya kalabilmesi için, atak yapan takımın, mükemmel organizasyonlar yapması, bir ekip çalışması yapması gerekir.
O golün kaçması demek, hazırlanış sürecindeki bütün emeğin çöpe gitmesi demektir.

Şimdi futbolla ilgili terimleri çıkarın, yerine bir kadına sevdiğini söyleme aşamasına gelirken geçilen süreçleri koyun...

Ağır bakıma girersin, kaportayı çekiçletirsin, darbeli yerlere macun çekersin, lokal boya yaptırırsın, çizik çoksa komple boyatırsın falan. Saç, baş, elbise hepsini tamamlarsın, bodur eşekten Midilli'ye dönüşüverirsin bir anda. Pancar motoruyken modifiyeli Şahin olursun.

Sonra fiyakalı laflar düşünürsün, "Ulan şöyle şöyle söyleyeyim şekil olur" diye kurulursun kendi kendine. Olmadı sağdan soldan fikir alırsın, güzel laflar havuzunda boğulursun. Bir ton cümle hazırlamış olsan da bir şeye yaramaz, hepsini unutursun zaten. Genellikle o konuşmalarda söylenen şeyler, içeriden gelen tamamen doğal kelimelerdir.

Hayatında kapısından girip bir şey yemeyeceğin janjanlı mekanlardan gerekirse randevu alırsın. Işıltısından, bir de süslü kokanatlarından başka bir özelliği yoktur bu mekanların. Bir avuç yemeğe iftar çadırı kuracak kadar parayı bayılırsın genellikle.

Bir tomar çiçek böcek kucaklarsın, sırf sevdiğinin gönlünü hoş tutmak için.

İşte sonra oturursunuz karşılıklı, konu bellidir zaten de maksat ayılık olmasın diye bir kaç hoşbeş edersiniz. Konu döner dolaşır, rampadan aşağı inerken freni boşalan Bmc kamyonun binanın birine bodoslama daldığı gibi aşk meşk mevzusuna gelir.

Senin günlerce üzerinde çalışıp toparladığın bir kamyon güzel sözün sağlaması, klasikleşmiş tek bir cümleyle yapılır.

İşte bu nokta kalecinin boşa çıkıp topu ıskaladığı nokta, bomboş kale, önünde kalmış top, gol diye bağırmayı bekleyen bir kamyon seyirci, vuruyorsun topa...

Aut ya, aut tabi anasını satayım. Toprağını sulayan fıskiyenin, suyunu veren çeşmesine tükürdüğümünün çimi zedelenmiş tam o noktada. Ayağın takıldı tam topa vuruken, top gitti aut oldu, sen de yere ters bastığın için ayağın kırıldı. 6 ay futboldan uzaksın, geri döndüğünde de aynı kalitede futbol oynayıp oynayamayacağın belli değil. Belki de futbol hayatın fıtık oldu...

İşte aşık olduğun birisi tarafından reddedilmekte hayat hikayesini böyle tersten okutur adama. 6 ay kendine gelemezsin, kendine geldiğinde de tekrar eskisi olup olamayacağın belli değil.

06.05.2015

3 Nisan 2015 Cuma

Nükleer Başlıklı Salak


Ülkesinde Nükleer Santral isteyen herkes vatan hainidir!

Nükleer Santral bir güç belirtisi değildir, böyle bir 'elektrik üretim tesisi'ne sahip olunca elinizde Nükleer silahlarınız olmayacak, dünyaya hükmetmeye 'başlamayacaksınız'. Nükleer Santral sadece elektrik üretir ve elektrik üretme yöntemleri içerisindeki en tehlikeli ve riskli yöntemdir.

Herhangi bir kazada hiç bir şekilde geri dönüşü olmayan çok büyük zararlar verir, sadece patlama olduğu gün ölen insanları değil, onlarca yıl sonra doğan insanları bile etkiler. Genetik yapının bozulmasına sakat çocuklar doğmasına sebep olur. Daha doğmamış torunlarınızın Frankeştayn gibi olmasını istemiyorsanız bu ucubeye karşı gelirsiniz. Bunun Akp'li olmakla veya başka bir partili olmakla alakası yok. Eğer bu ülkeye bir Nükleer Santral yapılırsa, herhangi bir kaza durumunda meydana gelen tüm sorunlardan bu projeyi aktif veya pasif olarak destekleyen herkes sorumludur. Vay "ben nereden bileyim böyle olacağını", vay "ben cahilim aklım ermez" diyecek olursa peşin peşin söylüyorum; "Ben sizi kazada olabileceklere karşı uyardım, hepinizin bilinçlenmesi için çaba sarfettim ama siz benim söylediklerimin doğru olabileceğini düşünmediniz bile!" Bu ülkede olacak her şeyden sorumlusunuz, sizin yüzünüzden ben veya sevdiklerim zarar görürse, sizlere karşı Nükleer Silahtan daha tehlikeli bir silah olacağıma da söz veriyorum!

28 Haziran 2014 Cumartesi

İlluminati

Dan Brown'un Da Vinci'nin Şifresi kitabından sonra, ülkemizin üstün zekalı, acar, tuttuğunu koparıp parçasını bile vermeyen araştırmacıları tarafından bütün sırları çözülmüş bir oluşumdur. bu kişiler kitabı bile tersten okudukları için bizim göremediğimiz bazı ayrıntıları bile görmüşler.
.

Mesela bizim üstün ırk araştırmacı insanlarımıza göre, izlediğimiz, popüler kültürün ebleh olduğu kadar seksi de olan ama asla zeki olmayan ünlüleri bile İllüminati üyesiymiş. Hatta o zekalarıyla birde gizli mesajlar falan veriyorlarmış şarkılarında. Bizce çok önemli ama araştıranlarca çok da önemli bulunmayan bir ayrıntı var, İllüminati üyesi olman için normal insanlardan çok daha zeki olman lazım. Örneğin Leonardo Da Vinci gibi çağının çok ilerisinde yaşıyor olman lazım, "Ben kamyon kullanıyorum Leonardo Da Vinci" esprisinin zeka seviyesinde değil yani.
.

İkincisi, yine araştırma ustası arkadaşlarımıza göre İllüminati üyeleri Şeytan'a tapıyormuş. Sanırım yine kitabı tersten okumuşlar. Çünkü normal okuyunca böyle bir şey yok. Ama olabilir de..
Konu hoşuma gitti dur açıklayayım.
İllüminati üyelerine "Satanist" demek gerzekçe bir açıklamadır. Bunun yerine "Ateist " demek biraz daha akla yatkın. Çünkü adamlar dünyadaki 5-6 milyar tane insanın inandığı tüm dinlere toptan karşılar. Monarşiye karşılar. Dolayısıyla "Şeytan" kavramı da "Din" ile gelen bir kavram olduğuna göre, adam reddettiği şeye mi inanıyor ulan?
.Ayrıca da içerisinde, tabi yine sizin üstün zekanızı ve Profesör Doktor Robert Langdon'ın (Bkz:Da Vinci Code) su götürmez katkılarını da esirgemeden tabi, hatırı sayılır derecede siyonist simgeler de var. Bu durumda Satanist tezi tamamen boka sarıyor ama o ayrııı.

İllüminati diye bir şey yok. Eğer var olsaydı ve dinlediğin şarkıların içine girip bununla senin koca kafanı kontrol edebilecek kadar büyük bir güce sahip olsalardı gizli kalmazlardı. Dünyayı alenen yönetirdi oğlum adamlar. Bu kadar güçlü bir tarikat kıçı kırık senden, benden mi korkacak amk.
.

He senin tezinden gidelim, diyelim ki var. Olabilir.
Leonardo Da Vinci, Mozart, Galileo Galilei vs. vs. Bu ve bunun gibi insanların olduğu bir örgüte ancak destek olunur lan. Bugün ihtiyacını karşılayan her türlü araç gereçten tut, dinlediğin kaliteli müziklere kadar hepsinin altında bu insanların imzası var çocuum. Deli misin lan?
Bu insanlar olmasa, belki de hala uçurumun kenarından sıçıp götünü taşla temizliyor olacaktın.
.
Hadi bakalım bir tartışalım şu konuyu, bir dövüşelim şurada.

31 Mayıs 2014 Cumartesi

Çabalamak

Hiç düşünmeden verdiği kararlar yüzünden hayatı mahvolan insanlar var. Sırf bulunduğu durumun boktan olduğunu, daha kötüsünün başına gelmeyeceğini düşündüğü için, eline gelen fırsatı "Belki daha iyisi vardır" düşüncesiyle tepen insanlar.
.
Eğer ararsan, daha iyisi her zaman vardır. Ama aradığını bulma şansın her zaman yok. Hayat bazen önüne fırsatlar sunar ve bu fırsatı kullanman için ikinci bir hak tanımaz. Sonra hep söylenir durursun "Bir şans daha vermeliydi, kazanmak için biraz daha çabalamalıydı" diye. Haklısın,"Çabalamalıydı!" Ama belki o da senin gibi düşünüyordu?
Belki de "Çabalamalıydın!"

Bazen suçu başka şeylere atarken kaçar gider elinin altındaki fırsatlar. Bazen kaçırdıklarından sonra suni mutluluklar yaşarsın, "iyi ki olmamış" dersin.

Unutma; Eğer mutluluğu kolay elde ettiysen, o aslında gerçekten mutluluk değildir ve çok kısa sürecektir. Mutluluk ve başarıya giden yol her zaman çok zorlu parkurlar barındırır içinde.

Kazandıkların kaybettiklerine değdiyse, bugün yaşadığın özgürlük yarın yerini kaçırdığın fırsatlar için pişman olmaya bırakmayacaksa yolun açık olsun arkadaşım.


29.05.2014
Özgür

Bazen hitap cümlelerinde karşıda bir muhatap aranmaz. Herkes kendinden bir parça bulup kendi payına hutbesini alıp çekilir kenara.

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Der... Ve Gider...



Şu an içiyorum ve bu şarkıyı dinliyorum biliyor musun? Son güne kadar yolcuyum bu yolda...


İsyan edemediği için sessizliğini isyan bellemiş,
Baş kaldıramadığı için başını hep önüne eğmiş,
Ezilmiş,
Dışlanmış,
Yok sayılmış,
Denemiş,
Kaybetmiş,
Yine denemiş,
Yine kaybetmiş.
Düşmüş,
Düştüğü yerden kalkmış, yine yürümeye çalışmış,
Yine düşmüş,
Sanki görünmez bir iple kasten düşürülmüş gibi.
Vazgeçmemiş, hiç vazgeçmemiş,
Ama her seferinde biraz daha umut kırıntısı bırakmış düştüğü yerde,
Hep yalnız kalmış ama hiç kimseden korkmamış,
Bir insan...
Hem de iyi bir insan.
Bir karıncaya bile zararı dokunmamış.
Herkese faydası dokunmuş bir insan.
Ne yapar?
Neden yaşar?
Cevap basit aslında,
Elveda ile biten bir veda yazısı yazar,
Sonra da bir belirsizliğe doğru ölümcül bir yolculuğa çıkar.
Bazen bir uçurum kenarından başlar bu yolculuk,
Bazen yüksek bir binadan.
Bazen bir kaç metrelik bir ip vasıta olur bu yolculuğa,
Bazen de bir silahın soğuk namlusu, sevgilinin kalbi gibi sıcak görünür son kez ve ilk defa.
Ama hep bir kelime kalır yadigar gidenden, kalanlara.
Hem basit, hem etkili bir son ardımda kalanlara.
Benim mirasım;
"Elveda."

26.08.2013-28.08.2013
Özgür



"Umut biter, hem de tahmin ettiğinizden bile erken..."








26 Temmuz 2013 Cuma

Ebru'nun Hikayesi




Ebru!
Bembeyaz karla kaplı çıplak dağların tepesinde açan kardelen çiçeği!

Tam olarak böyle tarif edilebilirdi Ebru'nun güzelliği. Aşk filmlerinin final sahnesi gibi bir kızdı. Onunla yaşanan her zaman çok kısa gelirdi insana.

1.72 boyunda sarışın, beyaz tenli ve mavi gözlü, 21 yaşında, hayatının baharındaydı. Fiziksel özellikleri bir çok "Yurdum Abazası'nı" peşinden koşturmaya fazlasıyla yetiyordu. Ama onun gözü çocukluk aşkı Burak'tan başkasını hiç görmedi bu yaşına kadar. Ona duyduğu aşkın bu dünyada başka örneği yoktu.

Burak, 23 yaşında, 1,77 boyunda esmer, kahverengi gözlü, fazla kiloları olan klasik bir Türk erkeği.
Ebru ile olan ilişkileri Abaza kültürü tabiriyle, "Off bir kıza bak bir de yanındaki lavuğa bak amuğa goyim." şeklindeydi. Yani Ebru ile yanyana gezerlerken dışarıdan görünen görüntü, sanki Ebru evcil hayvanını gezintiye çıkarmış gibi oluyordu.

Toplumun genelinin kabul gördüğü bazı tabular Ebru'nun ailesi içinde geçerliydi ve bu tabular Ebru'nun 21 yaşına kadar bakire kalmasını sağlamıştı. Ama sevgilisinden gelen yoğun isteklere de dayanamıyordu. Çocukluk aşkı ile birlikteydi ve eğer birisiyle birliktelik yaşayacaksa bu kişi Burak olmalıydı.

Aşkı gözünü kör etmişti kızın ve gerçeği görmesini engelliyordu. Burak ona aşık değildi.

Hiç bir zaman da olmadı. Bir kaç ay önce, Ebru'nun kendisine aşık olduğunu öğrenmişti. Ebru'nun kendine göre çok fazla güzel olduğunu düşünüyordu. Yani ona göre kızı elinde uzun süre tutması mümkün değildi, bu yüzden etinden sütünden faydalanıp bir süre sonra ayrılmayı düşünüyordu. Sevişmek için üstelemesinin nedeni buydu.

Aradığı fırsat ailesi bir kaç günlüğüne şehir dışına çıktığında eline geçmiş oldu. Yoğun ısrarla Ebru'yu o gece kendisinde kalmaya ikna etti.

Burak ellerini vücudunda gezdirmeye başladığında o gecenin çok masum geçmeyeceğini anlamıştı Ebru. Ama bir yandan o da istiyordu masum bir gece olmamasını, kendisini sevdiğinin kollarına bırakmaya karar verdi. "Ne olacaksa olsun artık, en azından sevdiğim erkekle birlikteyim."

İlk önce dudaklarında hissetti sevdiğinin dudağını, daha sonra boynunda ve göğüslerinde, nefesinin sıcaklığı daha da artırıyordu ateşini, bütün vücudunda dolaşıyordu. Bu kadar zevk alacağını hiç düşünmemişti bu zamana kadar. Bütün korkuları yerini inanılmaz bir zevke bırakmıştı bile. O bunları düşünürken sevdiği çoktan en gizli hazinelerini sakladığı kutsalına ulaşmıştı bile. Artık doruğa ulaşması için son bir aşama kalmıştı ve artık o aşamaya geçmişlerdi...

Yatağın üzerindeki bir kaç damla kan dikkatini çekti Ebru'nun. Bu muydu yani bir kadına (Evet o artık bir kadın) namus olarak koyulan kural.
"Elimi kestiğimde bile daha çok kan akıyor."


Mutluydu Ebru ama mutluluğu uzun sürmeyecekti, bunun farkına vardığında ise artık çok geç olmuştu.

Bir süre sonra Burak anlamsız tavırlar almaya başlamıştı. Bir süredir başına bela olan bulantıları ve kusmalarına da anlam veremiyordu ve kilo almaya başlamıştı.

"Ne oldu birden bire böyle?"

Sanki mutlu olmasını istemeyen ilahi güçler bütün lanetini üzerine yağdırıyor gibiydi.

Sonun başlangıcı ise Burak'la ayrıldıkları zamana denk geliyordu tam olarak. Çocukluk aşkı terketmişti Ebru'yu. Kahrından ölmek üzereydi ama çok daha büyük bir sorununun olduğunu doktora gidince öğrenecekti.

"İki aylık hamilesiniz!"

Doktor bir çırpıda söyledi bu sözleri ama her birinin Ebru'nun kalbine saplanan kurşun olacağını eminim tahmin bile edemezdi.

Gayrimeşru bir ilişki yaşadığını bile muhafazakâr ailesine kabul ettirmesi mümkün değilken hamile olduğunu nasıl söyleyecekti ki? Tek bir çaresi vardı Burak'la konuşmak, hemen aradı eski sevgilisini...

"Yalan söylüyorsun!"

Burak, Ebru'nun hamile olduğunu öğrenir öğrenmez ilk bu cümleyi kurmuştu.

"Zaten ayrılırken aklıma gelmişti böyle bir yalan uyduracağın ama yemezler. Sen beni ilk erkeğin olarak hatırlayacaksın her zaman ama sen benim aklımda her zaman bir orospu olarak kalacaksın."

Ne kadar da delikanlıca bir davranış!

"Çocukluğumdan beridir bu şeref yoksunu insana mı aşıktım ben?"


Artık tamamen çaresizdi Ebru.

"Koskoca bir toplumun ahlak düzeyi nasıl olurda bacak arasından yukarı çıkamaz."

Tam da bunları düşünürken, önünden geçtiği bir dükkandan gelen seslere gitti kulağı. Ses televizyondan geliyordu. Kendisini din alimi olarak tanımlayan birisi, "hamile kadınların sokağa çıkması terbiyesizliktir." diyordu.

"Koskoca bir toplumun din adamı bile beynini penisinde ki küçücük kafanın içinde taşırsa, ahlak düzeyinin bacak arasında kalması gayet doğal."

Tam o anda olduğu yerde çivi gibi çakıldı kaldı Ebru. Gözleri yuvalarından fırlayacaktı neredeyse;
"Bir iki aya kalmaz benim karnım belli olmaya başlayacak!"

Böyle bir şeyi ailesine anlatmasının mümkün olmadığını biliyordu;
" Bundan kurtuluşum yok, beni öldürürler!"

Karnında bir zamanlar canından çok sevdiği adamın çocuğunu taşıyordu ve böyle bir durum dünyanın bir çok yerinde mutluluk sebebidir.

"Ama burası dünyanın bir çok yeri değil."

Yürüye yürüye falezlere kadar gelmişti. Güzel manzaraya bakarak belki biraz huzur bulabileceğini düşünmüştü. Ve aradığını buldu...

Denizden kırk metre yüksekte duruyordu ve gözleri ufuk çizgisindeydi;

"İşte aradığım huzur." dedi.

"Hayat yaptığın yanlışlar değildir, hayat yaptığın yanlışlar sonucu sana kalanlardır. Yanlış kişiye aşık olmak telafi edilebilirken yanlış kişiden hamile kalmak telafi edilemiyorsa sana kalan hayatın mutlak değeri sıfıra tekabül ediyor demektir. Sevdiği adamın gözünde bile orospu olmaktan öteye geçmemiş bir kadınım ben."

" Bu toprakların insanları sırf hamile olduğum için bile beni görmeye tahammül edemiyorken gayrimeşru bir çocuğun annesi olarak nasıl nefes alabilirim. Benim çocuğum babasının kim olduğunu sorduğu zaman nasıl açıklarım. Babasız bir çocuk olarak arkadaşları tarafından dışlanmasına nasıl dayanırım. Hiç suçu olmayan bir bebeğe bunu yaşatmaya ne hakkım var."

Kendisini falezlerden aşağı bıraktığında söylediği son sözlerdi bunlar. Kimse duymamıştı...


Ben hariç.


Ellerini bırakmam için yalvarıyordu onu yukarı çekerken. Ama bunu yapmayacağım, bir genç kadının daha namus garabetine kurban gitmesine göz yummayacağım. Onlar televizyonda ağızlarından tükürükler saçarak konuşmaya devam etsinler, kendi tükürüklerinde boğulana kadar.

Küçük Umut babasına benzemeyecek söz veriyorum.
Belki gerçek babasını ömrü boyunca tanımayacak ama eksikliğini de hissetmeyecek. Buna izin vermeyeceğim.

Ebru'ya ne oldu derseniz, mutfakta kendisi, yemek yapıyor. Sadece evimin değil gönlümün de mutfağının sahibi oldu yıllardır.

Peki ya Burak'a ne oldu derseniz, kendi bokunda boğuldu o da.
Ebru'yu terkettikten sonra evlendiği kadının kendisini aldattığını öğrenmiş.

Kadını sevgilisi ile bastığı sırada çıkan kavgada da bıçaklanmış. Komada üç gün yattıktan sonra da öldü.


(Bu arada hikaye tamamen kurgu. Bütün her şeye biraz biraz tepki var içinde...)

26.07.2013
Özgür

14 Mayıs 2013 Salı

Reyhanlı Zeynep

Sabahın köründe çalan telefon sesinden nefret ederdi Zeynep. Aslında bunun için geçerli bir sürü nedeni vardı. İstisnasız her sabah telefon sesiyle uyanıyordu çünkü. O kadar saçma sebepler geliyordu ki çoğu zaman, arayan kişiyi telefon kablosuyla boğmak istediği bile oluyordu. Ama yapmamalıydı böyle bir şeyi çünkü bulunduğu mevkii hoşgörülü olmasını gerektiriyordu.

Zeynep, 24 yaşında, 1.70 boyunda beyaz tenli, karşısındaki kişiyi diğer tüm renkleri hayatından çıkarmaya yemin ettirecek kadar güzel simsiyah saçlara ve okyanus mavisi gözlere sahip, dünyalar güzeli bir kızdı. Açıköğretim fakültesi işletme bölümünü bitirmişti. Aslında doktor olmak istiyordu ama ailesinin onu okutacak maddi durumu olmadığı için liseden sonra Reyhanlı belediyesi sosyal hizmetler daire başkanlığında çalışmaya başladı ve açıktan okuluna devam etti. Görevi yardıma muhtaç kişileri kayıtlara geçirip yardım almasını sağlamaktı. İnsanlarla iletişim içerisinde olmayı sevdiği için okulu bitirdikten sonra da burada çalışmaya devam etti. İnsanlar da onu çok seviyordu. Hoşgörüsünün ne kadar derin olduğunu bildikleri için gece gündüz demeden işleri her düştüğünde aramaktan çekinmezlerdi. Dibi tutmuş bu sistem içerisinde nadiren bulunan iyi insanlardan birisiydi Zeynep.

O sabah yine bir telefon sesiyle uyandı, yeni yardım malzemeleri gelmişti ve işin başında bir yetkili olması gerekiyordu. İzin gününde alınabilecek en kötü haberin bu olduğunu düşündü ve apar topar hazırlanmaya başladı.

İşinin çok fazla olmadığını düşünüyordu ve oradan çarşıya gidip alışveriş yapmayı planlıyordu, az sonra başına gelecek felaketten haberi yoktu.

Bir kaç dakika sonra belediye binasına yaklaştı Zeynep, sabah kahvaltısı yapmadığı için bakkala uğradı ve bir simit aldı. Bakkal Hüsnü amcayla biraz lafladıktan sonra ayrıldı dükkandan.

Tam yoldan karşıya geçmişti ki o ses ortalığı cehenneme çeviriverdi bir anda. Hüsnü amca bakakaldı sesten geriye kalanlara, şoka girmişti. Az önce konuştuğu dünyalar güzeli yerde cansız yatıyordu. Bir süre o halde kalan Hüsnü amca kendisini toparladı ve hemen ambulansı çağırdı. Cesaretini toplayarak olay yerine gitti ve gördüklerine inanamadı. Zeynep'in cansız bedeni yerde yatıyordu, patlamanın şiddetiyle kafası kopmuştu. Neler olup bittiğini hala anlamamıştı Hüsnü amca, melek gibi bir kızın canına kastedecek kadar nefretin sebebini anlamak istiyordu ama nafile, çünkü herkes onun gibi olan bitenden habersiz ve çaresizdi.

İsyan ediyorlardı olanlara, kendilerinin olmayan bir savaşın cezasını çekenler, bunu onlara yaşatanlara isyan ediyorlardı. Bu kıyametin sebebi olanlara isyan ediyorlardı. Hepsi memleketlerinde yaşıyordu çünkü. O kadar öfkelilerdi ki gerekirse göğüs göğüse dövüşüp ölmek pahasına olsa bile onları def edeceklerdi topraklarından. Ama polis izin vermedi. Kendi halkını koruyamayan polis, başka bir ülkenin teröristini koruyabiliyordu. 24 yaşında, cennetin bahçelerini göğsünde taşıyan dünya güzeli bir kızın ve diğer yüzlerce kişinin daha kanında parmağı vardı hepsinin.

Masum insanlara kıyacak kadar gözü dönenlere lanet ederek evine döndü Reyhanlı halkı. Çaresizce, bütün şerefsizlerin hesap vereceği günü beklemeye koyuldular.
Kinlerinin ve nefretlerinin her gün biraz daha büyüyeceğinin hepsi de farkındaydı...

(Aslında ben milletvekillerine ayrıcalık getiren yasa ve maaş zamlarıyla ilgili eğlenceli bir şeyler yazacaktım ama Reyhanlı patlaması ve bir taraftarın öldürülmesi olayları geldi üzerine. Yazıklar olsun böyle gündeme de böyle gündem oluşturanlara da...)

13.05.2013
Özgür