30 Ocak 2010 Cumartesi

Bir Dumur Hikayesi 2

...

Aradan bir iki ay geçmiş, Murtaza okulun en aktif öğrencisi olmuştu. Herkesle konuşuyor, muhabbet ediyor, şakalaşıyordu. Yurdun kantinine indiğinde, her masadan birileriyle muhabbet edebiliyor, oturduğu masada hiç yadırganmıyordu. Düriye bunun farkındaydı. Okulun en yakışıklı çocuğuyla birlikteydi ama çocuk Düriye’yi deli gibi elinde oynatıyordu. Kız bu durumdan çok şikayetçi olmuş olacak ki bir süre sonra ayrıldılar.


Okulun başlamasının ardından koskoca bir dönem geçmiş, vizeler bitmiş finaller başlamıştı. Murtaza’nın bölümünün en zor derslerinden birisinden sınavı vardı ve odasında deli gibi ders çalışıyordu. Gece saat üç civarıydı telefonunun mesaj zili çaldı. Gecenin saat üçünde gelen mesajın pek hayra alamet olmayacağını düşündü Murtaza. O saatte hiçbir operatör otomatik mesaj atmazdı. Kargaların bile bokunu yemediği saatte birisi onu işletecek de değildi.

Mesajın ne olduğunu merak ediyordu ama okuyamıyordu Murtaza. Çünkü telefonu taş devrinden kalmaydı. Ekranı bozuk olduğu için ne mesaj çekebiliyordu, ne mesaj okuyabiliyordu, ne de gelen aramaların kime ait olduğunu görebiliyordu. Sim kartındaki bütün numaraları ezberlemişti arama yapacağı zaman ezberden yazıyordu. Ancak bilmediği bir nokta daha vardı ki bunu da o gün öğrenmiş oldu. Telefonunun kulaklığı da bozulmuştu ve karşısındakinin cinsiyeti ne olursa olsun ses çok kalın bir erkek sesi gibi geliyordu.

En sonunda merakına yenik düştü Murtaza sim kartı çıkarıp arkadaşının telefonuna taktı. Gelen mesajı okudu, mesajda şu şekildeydi;

“Selam Murtaza, hakkımda ne düşünürsün bilmiyorum ama ben seni çok seviyorum.”

Murtaza inanmadı. Birilerinin kendisini işlettiğini düşünüyordu. Mesaja cevap yazdı;

“ Kim olduğunu söylersen bir şeyler düşünürüm belki.”

Cevap gecikmedi;

“ Kim olduğumun önemi yok. Seni sevdiğimi bil yeter.”

Murtaza’nın arkadaşı dırdır edip duruyordu, “annem arayacak ver artık telefonu” falan diye.
“Benim telefonu kullan iki dakikalığına” dedi Murtaza.
Arkadaşı, “ Lan o takozu nasıl kullanayım ver benim telefonumu” dedi.
Murtaza çok sinirlendi, “ Al lan telefonun kıçına sok” dedi verdi.

Mesajı çeken numarayı bir kağıda yazmıştı. Sim kartı telefonuna taktı ve numarayı aradı. En son 3 kontörü kalmıştı ve kendisiyle dalga geçildiğinden emin olduğu için onu da küfür etmek için kullanacaktı. Numarayı aradı;

- Kimsin sen?
- (Bozuk kulaklıktan gelen erkek sesine benzeyen kadın sesi) Ya kim olduğumun önemi yok.
- (Karşısındaki sesin bir erkek sesi olduğuna kanaat getiren Murtaza) Ulan senin ben taa a..na k..yarım. Yarın çok önemli sınavım var deli gibi ders çalışıyorum dalga geçmenin sırasımı lan top. Ulan bak yakalarsam seni s..rim.

Dıt dıt dıt dıt dıt dıt dıt dıııııııııııııt.


Kontörü bitmişti Murtaza’nın. Daha anasından girip sülalesinden çıkacaktı ama kontör izin vermedi. Telefonu kapatıp dersine geri döndü Murtaza.

O günü de unuttu gitti Murtaza. Sınavlar bitmiş okul tatile girmişti. Koskoca bir aylık sömestr bittikten sonra okul yeniden açılmıştı. Düriye’nin bölümünü merkez kampüse taşınacaktı. Onların eğitiminin devamı oradaydı çünkü. Herkes birbiriyle vedalaşıyordu. Murtaza o bölümden hiç kimseyi tanımadığı için kantinde oturuyordu. Ancak ilginç bir olay oldu ve Düriye gelip Murtaza’ya sarıldı ve “Her şeye rağmen hakkını helal et” dedi. Murtaza neler olup bittiğini hiç anlamamıştı. Okul hayatı boyunca tek bir kelime bile konuşmuşluğu yoktu Düriye ile ne hakkından bahsediyordu ki?

“Helal olsun” dedi kısık bir sesle. Anlam veremediği için soğuk duruyordu biraz. Düriye arkasına baka baka dönüp gitmişti. Murtaza’da yerine oturup hayatına kaldığı yerden devam etmeye başlamıştı. Ama Düriye’nin neden dönüp dönüp arkasına baktığına da bir türlü anlam veremiyordu.
“ Niye hakkını helal et dedi lan bu kız bana?”

Bir gün odasında otururken telefonu aklına geldi Murtaza’nın. “ulan şu takozu bir tamir edeyim ya” dedi kendi kendine. Çıkardı takımları söktü dağıttı telefonu. Ekranın bağlantılarını, telefonun tuş takımlarındaki tozları başta aşağı her yeri temizledi kolonyalı mendille. Tertemiz yaptı ve topladı telefonunu. Taktı sim kartını ve açtı. Bir de ne görsün ekran düzelmişti. Mesaj kutusunda 60 küsür tane okunmamış ileti vardı. Ama içinden iki tanesi dikkatini çekmişti. Numaralar tanıdık geldi. Okul kapanmadan önce küfür ettiği numaralardı bunlar. İlk mesajı açtı önce. Şunlar yazıyordu,

“ Senin diğer erkeklerden farklı olduğunu düşünmüştüm ama hayvanın tekiymişsin.”

Anlam veremedi bu mesaja. Ulan hem ibne, hem de bana diğer erkeklerden farklısın diyor diye düşündü. Sonra ikinci mesajı açtı;

“ Sırf merak etme diye söylüyorum ben Düriye”

Murtaza o an anladı Düriye’nin kendisinden niye helalik almaya geldiğini. Baştan beridir kendisine ayı diyenin de o güzel kız değil bu Düriye’nin olduğunu da anladı.

Kendisine ayı dediği için ağzını burnunu kırmak istediği kız aşık olmuştu Murtaza’ya. Ve hiç farkında olmadan aylar önce moralinin bozulmasına neden olan olayın intikamını almıştı.

Sanki bütün dünya dertlerini çözmüş kadar rahatladı Murtaza. Eğer karşısındakinin kız olduğunu bilseydi hayatta küfür etmezdi. Belki de sırf o günün intikamını aldırmak için bozulmuştu telefonun kulaklığı. İlahi adalet dedikleri buydu galiba.

Sonuç olarak, dünya da erkek bitse bile onunla çıkmam diyen kız, Murtaza’ya aşık olmuştu.
“Bırak şu ayıyı” dediği adama aşık olan Düriye, aylar önce yaptığı hakaretin karşılığında daha büyük hakaretlere maruz kalarak iki kere dumur olmuştu.
Aslında Düriye, Murtaza’ya aşık olmamıştı. Onun kafasındaki düşünce, Murtaza’nın etinden, sütünden faydalanmaktı. Aylarını geçirdiği o üniversiteye ziyarete geldiğinde çevresi geniş birileriyle takılıp yalnız kalmamak istiyordu. Ancak Murtaza kendisini dumura uğrattığı için planları suya düştü ve diğer arkadaşları her hafta sonu gelirken, Düriye mezun olana kadar bir kere bile fakülteye ziyarete gelemedi...


Not: Bu hikayedeki kişi ve kurumlar tamamen gerçektir. Sadece isimlerini değiştirdim.


26.01.2010-27.01.2010
Mr_Lonely

 

27 Ocak 2010 Çarşamba

Bir Dumur Hikayesi 1


Murtaza üniversiteye yeni başlamış ve yurtta kalan bir gençtir. Fiziksel olarak iri yarı bir yapıya sahiptir. Kilolu ama hantal değil, el becerisi iyi, sportmen yapıya sahip birisidir. Duygusal olarak çok utangaç, sessiz, damarına basılmadığı müddetçe etliye sütlüye karışmayan bir tiptir. İnsanlarla kolay kolay iletişim kurmaz, ancak ortamını kurduğunda da etrafına hep neşe saçar. İşte bu yazı Murtaza’nın başından geçen garip bir olayı konu almaktadır.

Okulun ilk haftalarıydı, Murtaza oda arkadaşlarıyla uyumunu sağlamış, ortamını kurmuş vaktini geçirmektedir. Daha okul henüz yeni başlamış olmasına rağmen herkes birer sevgili edinmiş bir tek Murtaza yalnız kalmıştır. Hayatı boyunca lanet ettiği özelliği utangaçlığı ve biraz da insanları tanımak istemesi dolayısıyla yalnız kalmıştır. Bir gün yurdun kantininde otururlarken, oda arkadşlarından birisinin kız arkadaşı der ki;

- Lan Murtaza bu yalnızlığın valla içime dokunuyo. Yok mu hoşlandığın birisi?
- Yok ya. Ben daha kimseye sevgili gözüyle bakmadım...
- Bak ben sana bir kız ayarlayayım, bildiğin bir içim su.
- Sen bana kız mız ayarlayamazsın.
- Emin misin? Var mısın iddiasına?
- Sen bana kız ayarlayabil ne istersen yaparım...
- Tamam lan. Yarın ayarlayacağım kızı göstericem sana.

O gün öyle geçer gider. Sabah olur. Aşağıda kantinde toplanılıp hep birlikte okula gidilecektir. Herkes gelir ve yola koyulunur. Şans eseri de kızın Murtaza’ya ayarlayacağını söylediği kişi iki metre önlerinden gitmektedir. Arkadaşı Murtaza’ya kızı gösterir;

- Murtaza bak şu kızı görüyor musun?
- Eee.
- İşte o kız ileride sevgilin olacak.
- Ya bir yürü git işine. Ben senin bana bir kız ayarlayabileceğin ihtimalinin bile olmadığını zaten biliyorum da, o kızı ayartman imkansız.
- Hadi ordan. Görürsün bak.
- Sen o kızı benim sevgilim yap, her istediğini iki kere yaparım..
- Tamam lan.

Evet anlaşıldığı üzere kız manken gibi bir şeydir. Bırak Murtaza’nın sevgilisi olmayı, yolda görse yüzüne bile bakmaz. Zaten arkadaşı da Murtaza’ya oyun oynamıştır. O kızla konuşmamış, başka birisiyle konuşmuştur. Kızın adı Düriye;

- Kız Düriye nassın.
- İyiyim sen nassın.
- Şşşş. Sana bişi dicem. Bizim Murtaza var ya o senden hoşlanıyormuş.
- Murtaza kim ben tanımıyorum ki, göstersene bana bir ara beğenirsem neden olmasın.
- Tamam akşam kantine inecekler, kapıdan gösteririm sana.
- Tamam.

Akşam olur ve herkes kantine iner. Dünyadan habersiz olan Murtaza arkadaşlarıyla sohbet etmektedir. Arkadaşı da Düriye’yi kantinin kapısının önüne getirmiştir. Kapının aralığından Murtaza’nın bulunduğu masayı gösterir;

- Bak kız Düriye görüyor musun? Şu hafif iri olan çocuk.
- Ay yuh sana be. Bana bu Ayı’yı mı layık görüyorsun? Git söyle ona piyasada erkek bitse bile ben o ayıyla
çıkmam.
- İyi tamam.

Arkadaşı gelir Murtaza’ya olayı olduğu gibi anlatır. Kelimesi kelimesine. Murtaza kendisine ayı denmesine
çok kızmıştır. O an o kız oralarda olsa kafasını gözünü kırar, ağzıyla burnuna yer değiştirtebilirdi. Morali çok bozulmuştu. Kızın zaten kabul etmeyeceğini biliyordu ama onun zoruna giden kendisine ayı denmesiydi. Her türlü şakayı kabul eder hoş karşılardı Murtaza ama hakareti ve fiziksel özellikleriyle dalga geçilmesini hiç sevmezdi.

Ancak bilmediği nokta kendisini reddeden kişinin, merdivende gördüğü o manken gibi kızın olmadığıydı. Murtaza’yı reddeden Düriye, fiziksel olarak Murtaza’dan daha kısa boylu ve daha kiloluydu. Çok hantal bir yapısı vardı. Penguen gibi yürüyen bir insandı ve Murtaza Düriye’nin bu şekilde yürümesiyle insanların dalga geçtiğine birkaç kere şahit olmuştu.

Kader kısmet bu ya Düriye okulun en yakışıklı çocuğuyla birlikte olmaya başladı. Murtaza hala yalnızdı, ama yalnızlıktan kurtulmak gibi bir çabası da yoktu. Yurda, okulu adam akıllı okumak için yerleştiğini ve dönem uzatmadan okulu bitirmek istediğini söyleyip duruyordu. Zaten başından geçen bu olayı da unutup gitmişti derslerine konsantre olmuştu.

...

Devamı Var...  



23 Ocak 2010 Cumartesi

Kozmetik Masalları

Bir varmış bir yokmuş
Pireler berber iken, develer tellal iken, Bihter’in annesinin eteğini çekiştirirdiği, Behlül’ün, Nihal’le doktorculuk oynadığı, Ali Rıza Bey’in henüz daha ilk kalp krizini geçirdiği dönemlerde bir ülke varmış.
Hem jeopolitik, hem politik, hem stratejik, hem de anti alerjik yönden çok önemli bir devletmiş.
Kırlarında çiçekler açar, böcekler suni döllenmeye katkı sağlarmış. İnsanları çalışır ailelerine bakarlarmış. Ordusunun varlığı tüm halkına güvende olma duygusunu hissettirirmiş.

İşçiler, her gün evlerine manavdan aldıkları nevalelerle gider, memurlar kasaba uğramadan eve gitmezlermiş. İnsanlar rüşvet nedir bilmezlermiş. Henüz, “Benim Memurum İşini Bilir” denmemiş.

İnsanlar mutlu ve mesut, dostluk ve kardeşlik içinde yaşarlarken bu hayaller ülkesine bir gün kötümü kötü birisi gelmiş. Geldiği gün güneş kıçını dönmüş gitmiş, ülkeyi bir soğuk hava dalgası kaplamaya başlamış. Daha sonra kardeşlik duygusu ortadan kalkmaya başlamış. İnsanlar ırk ayrımı, mezhep ayrımı yapmaya başlamışlar.

Daha sonra insanların iyice azalan huzurları tamamen kaçırılmış, işçilerin evlerine üç kuruş para sokmalarını sağlayan fabrikaların hepsi özelleştirilip kapatılmış. Önce sendikal hakları ellerinden alınmış, sonra kadrolarına bile bakılmaksızın sokağa atılmışlar. Açlık grevi yapmak zorunda bırakılmışlar.

Daha sonra, memurlar, kadrolu değil sözleşmeli olarak atanmaya başlamış, neredeyse asgari ücret düzeyinde çalıştırılmaya başlanmış, zaten zor olan geçimlerine iyice darbe vurmuş açlığa sürüklemişler. “Benim Memurum İşini Bilir” zihniyeti artık yerini “Benim Memurum Açlıktan Ölmez” zihniyetine bırakmıştır.

Daha sonra sağlık sektörüne el atılmış. Önce eczacılar, sonra doktorlar insanlığına isyan edecek noktaya getirilmişler. Zaten açlıktan kırılan halka hiçbir doktor çare bulamayacakmış, o yüzdende boşuna doktora para vermek istememişler. İnsanlar nasıl olsa açlıktan öleceklermiş, niye boşuna ilaç parası verilsin ki diye düşünerek eczacıları da devre dışı bırakmışlar. İlla ki ilaç isteyen varsa gitsin marketten karpuz seçer gibi ilaç seçsin, rengi, şekli hoşuna gideni alsın demişler.

Aslında en önemli darbeyi, halkın en güvendiği yerden vurmuşlar. İlk önce terörist saldırıları ordunun yapmış olabileceğini iddia edip yıpratmışlar. Terör örgütü “biz yaptık saldırıyı” demesine rağmen, “hayır siz yanlış biliyorsunuz siz yapmadınız” demişler. Sonra askere sivil yargı yolunu açmışlar. İlk başta çok isabetli bir karar olarak görmüş insanlar bunu, herkes yargılanabilmeli demişler. Daha sonra, bilgisayar parçası almaya giden askerleri başbakan yardımcısına suikast planı yapmakla suçlamışlar. Tesadüfen başbakan yardımcısının evinin önünden geçen askerleri kağıt yiyen ucubeler olarak halka tanıtmışlar. Ve hemen ardından devlet sırrı olan belgelerin bulunduğu odaya hakim göndermişler. Orduyu darbecilikle suçlamışlar, yıprattıkça yıpratmışlar.

Daha sonra yakalanan askerlerin kağıt yiyen ucubeler olmadıkları, normal insan oldukları anlaşılmış. Daha sonra başbakan yardımcısının call of duty oyunu ile gerçek hayatı birbirine karıştırdığının farkına varmışlar. Bu arada kozmik odaya giren hakim gizli belgeleri didik didik etmiş. Bütün gizli kalması gereken sırları ortalık malı haline getirmiş.
Kendisine suikast düzenleneceğini sanan başbakan yardımcısı meğerse kozmik odayı da kozmetik oda zannediyormuş. İçeriye giren hakimin de makyaj yaptığını zannediyormuş.

Günlerden bir gün Anayasa Mahkemesi, askere sivil yargı yolunu açan düzenlemeyi iptal etmiş. Hiçbir sivil hakimin ordu mensuplarına müdahale edemeyeceğine karar vermiş. Tesadüfe bakın ki bu karar tam da kozmetik odasına giren hakimin makyajını bitirmesinin ertesi gününe denk gelmiş. Orduya ait devlet sırrı niteliğindeki tüm bilgiler ortalık malı olmuş.
Rivayete göre bu ülkenin üzerindeki kötülük hala devam etmekteymiş.

Gökten üç elma düşmüş. Açlıktan kıvranan halk üç elmayı bölüşeceklermiş ki başbakan elmalara el koymuş.
Neden mi?
Vergi borcu kardeşim...

(Yukarıdaki yenilikleri farketmişsinizdir. Blogger'ın yeni özelliğini kullanarak sayfalar oluşturdum. Bazıları yoruma açıktır. Lonli ve Yetişim kısmını güncelledim. Beni daha yakından tanımanızı sağlayacaktır. Ayrıca Derin Sözler olarak tanıdığınız arkadaşlar artık Lafazan oldu ve yoruma açıldı...
Saygılar efem.)


23.01.2010
Mr_Lonely



19 Ocak 2010 Salı

Mesela

Sussam mesela,
Konuşmasam.
Bomboş bakıyor gibi görünsem,
Ama için için ağlıyor olsam.
Sakin bir şekilde otursam mesela,
Fırtınaları içime hapsetsem,
Herkes bahar meltemlerinde serinlediğimi sanarken,
Kasırgalardan korunmaya çalışıyor olsam.
Gitsem mesela,
Geri gelecekmiş gibi.
Ama hiç geri gelmesem.
Ölsem mesela,
Toprağa karışsam.
Dünya dertlerinden kurtulsam.
Nasıl olur?

13.01.2010
Mr_Lonely


15 Ocak 2010 Cuma

Siyasi Bir şölen, Adem'le Havva'dan gelen

Değerli büyüğüm Aysema hocam ve Onuncu Köyün Adamı beni filmlemiş. Benim siyasetle hiç ilgili olmadığımı bilmiyor tabii ki de. Sağlık olsun ne yapalım hatır için çıplak bayanın üzerinde sushi bile yenirmiş. Aşağıda verdiğim cevaplar bulunmaktadır. Bunu ödül listeme eklemeyeyim normal konu başlığı gibi yayınlayayım, çakallık olsun.
Ödülü pasladığım kişiler aşağıda. Konu başlıklarını kuralları görmek isteyen linke gitsin. Saygılar sevgiler kocaman öpücükler.



1) Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?


Tamamen yanlış bir uygulama. Bence kesinlikle kaldırılmamalı.
Şimdi neden dersiniz, açıklayayım;
Eğer dokunulmazlıklar kaldırılırsa, mecliste toplasan 200 kişi ya kalır ya kalmaz.
Peki anayasa da yazan nedir?
Milletvekili sayısı 550-28=522'ye düşerse, iktidar erken seçim ilan etmek zorunda kalır. Biz neyden bahsediyoruz, yaklaşık 300 kişilik bir eksilmeden. Yani erken seçim manyağı oluruz. Yüz kızartıcı suç işleyen çözümü milletvekili olmakta buluyor. Eğer milletvekillerinin dokunulmazlığı kalkarsa, herkes cezaevine gider. Sonra suçlu insanlar biter, bu sefer dürüst insanlar vekil olmak zorunda kalır. Dürüst insanlar vekil olursa ülke refaha çıkar. Ülke refaha çıkarsa dünyada söz sahibi olur. görüldüğü gibi her şey zincirleme. Onun için dokunulmazlıklar kaldırılmasın...

2)Seçim barajı kaldırılsın mı? Neden?


Kesinlikle kaldırılmasın. Hatta baraj %20 ye çıkarılsın. Çünkü seçim barajları indirilirse, iktidar partisinin milletvekili sayısı düşer, bu sayı düşerse koalisyon kurulur. Ya da koalisyon kurulmasa bile anayasa değişikliği için muhalefetin görüşü alınmak zorunda kalınır. Muhalefetn görüşü alınırsa iktidar borusunu öttüremez. İktidar borusunu öttüremezse sosyalist görünümlü faşist bir rejimi insanlara dayatamaz. Dayatamazsa ülkenin sosyal seviyesi artar, insanlar bilinçlenir ve beyinleri yıkanamaz, inançları sömürülemez. Bir ülkede ne kadar bilinçsiz insan varsa o kadar iyidir. Kimse hakkını aramamalı. Herkes Anasını da Alıp Gitmeli...

3)Adayların belirlenmesinde nasıl bir yöntem uygulansın?

Adaydan kasıtın milletvekili adayı olduğunu düşünüyorum. Milletvekili adayları yüz kızartıcı suçlara adının karışmasından dolayı soruşturma geçiren, dava sonucunda hüküm giymesi muhtemel olan kişilerden seçilmeli. Kesinlikle ihaleye fesat karıştırmış olmalı. Ya da hortumcu olmalı. Part tabanlarında ki delegelerin seçimleriyle aday olması istenen kişiler kesinlikle aday gösterilmemel. Muhtemelen dürüsttür çünkü. Yukarıda da dediğim gibi  dürüst insan vekil olamaz...

4)Yargı bağımsızlığı sizin için ne anlam taşıyor?

Yargı bağımsız olamaz. Yargı kesinlikle bağımsız olamaz. Yargıtay, Danıştay, Sayıştay,  Hakimler ve savcılar yüksek kurulu vs. , bunlar kesinlikle bağımsız olmamalı. Adalet bakanlığına da değil direkt olarak başbakana bağlı olmalı. Başbakan kendi ideolojisine uygun olmayan kişiyi kesinlikle bu görevlere atamamalı. Aslında yargı diye bir şeye de karşıyım ben. Şeriat mahkemeleri kurulmalı. Hakimin yerine kadılar getirilmeli. Şeyhülislam olmalı, Halife olmalı. Hırsızlık yapanın eli, Zina yapanın şeyi kesilmeli. Şeyi olmayanlar kazığa oturtulmalı. Başbakanlık değil padişahlık düzeni olmalı. Haremler kurulmalı harem ağası Cemil İpekçi olmalı...

5) (Beşinci soruyu siz belirlemek durumunda olsaydınız neyi öğrenmek isterdiniz?)



Bu soru olmamış ya. Neyse düşünelim bakalım.
Bir çocuğu neden leyleklerin getirmediğini, niye insanların çiftleşip yorulmak zorunda bırakıldığını öğrenmek isterdim.
Türkiye Cumhuriyeti'nin bu hallere gelmesinin sorumlularının neden küçükken hazin bir trafik kazasına kurban gitmediklerini, neden ince hastalığa yakalanıp ölmediklerini öğrenmek isterdim.
Faili meçhul cinayetlerin faillerinin kim olduğunu öğrenmek isterdim.
Kıyametin ne zaman kopacağını bilmek isterdim.
Dünya'nın oluşumunu baştan sona kadar bir film gibi izlemek isterdim.
Kardeş evliliğinin absürd ve iğrenç bir şey olduğunu söyler dururuz, peki Adem ile Havva'nın çocukları 4 kız 4 erkek değil miydi? Bunların hepsi kardeş değil miydi? Bunların hepsi birbiriyle çiftleşmemiş miydi?
Akraba evliliğinden doğan çocukların sakat oldğunu hepimiz biliyoruz, Peki Adem ile Havva'nın çocukları kardeş olduğuna göre onların evliliğinden doğan çocukların hepsinin sapasağlam olmasının nedeni neydi? Kardeşle çiftleşmek akraba evliliğine girmiyor mu?
Hepimiz tek bir anne ve babadan (Adem Havva) türeyip bugünlere geldiğimize göre, bu dil din ve ırk ayrımları nereden oluştu. Neden bazı insanlar siyah.

Gelelim sonuca;
Ben bu mimi Yalovalı Gardaşım Hüseyine, Sosyal sorumluluk sahibi Saneme, Siyasete bulaştırmak istediğim Pınara gönderiyorum. Kabul etmeyenin blogunda ses bombası patlatırım.


15.01.2010
Mr_Lonely

8 Ocak 2010 Cuma

Barbar Türkler



Terbiyesizlik, ahlaksızlık bize atalarımızdan geçmiş.
Çinlileri kınardık hep, yok hamam böceği yiyorlar, yok cenin yiyorlar, yok penis yiyorlar...
E ne farkımız var? Biz de yiyoruz.
Hem onlar yeni yeni yemeye başladılar, biz yüzyıllardır yiyoruz.
İnanmıyorsun değil mi?
Kanıtlarım ağzın açık kalır.

Hanım Göbeği;
Dünya üzerinde hanımının göbeğini yiyebilen başka bir millet var mı? Ya nasıl bir sadistliktir bu. Kadınlar bir çiçektir falan derler, çiçeğe gösterdiğimiz saygıya bakar mısın? Ayrıca kendi hanımının göbeğini yiyebilirsin sadece diye bir sınırlama da yok. İstediğin her hanımın göbeğini afiyetle yiyebilirsin.

Kadın Budu;
Buyur buradan yak. Tavuk budu değil lan bu kadın budu, insaf be! Yahu Afrika’da ki insanlara yamyam derler. Biz onlardan daha yamyam çıktık. Sonra da yırtınırız bizi Avrupa Birliği’ne almıyorlar diye. Onların yerinde olsam ben de almam. Yani düşünsenize kendi ülkemizde kadın kalmadı, şimdi Avrupalı kadınların ki var sırada.

Dilber Dudağı;
Arkadaş maşallah kadınlarımız da ne verimliymiş be. Yenmeyen yerleri yok maşallah. Kuzu çevirme yapacağına kadın çevirme yap ne farkları var ki? Dudağından tut, bacağına kadar her yerini yiyebilirsin...

Tavuk Göğsü;
Çok terbiyeli bir isim bulduk sonunda değil mi?
Yok yaaa...
Şimdi düşünelim, güzel kadınlara ne deriz?
Piliç. Tavuk yani.
Eee ne oldu şimdi bizim tavuk göğsü?
Kadın göğsü.
Sapık!

Analı Kızlı;
Anasını yemiş yetmiyor. İlla kızını da yiyecek. Aç gözlü mü desem, sapık mı desem bilemedim. Ayrıca kız için de bir yaş sınırlaması koyulmamış. Yani 6 aylık bir kız bebekte gayet güzel yenilebilir.

Yengen;
Ya namuslu bir insan evladı yengesine sulanır mı?
Nasıl bir aymazlıktır bu? Nasıl göz dikeceksin, nasıl yiyeceksin yengeni?
Ama öyle olmuyor işte. Hepimiz afiyetle yiyoruz.

Şıllık Tatlısı;
Bak görüyorsunuz değil mi?
Mesela evlisiniz, gül gibi karınızın yenmedik bir yeri kalmadı. Budunu, Dudağını, Göğsünü, Kıçını Başını her
yerini yediniz doydunuz.
Oh yarabbi şükür.
Afiyet olsun. Şimdi sıra geldi tatlıya.
Tertemiz namuslu karından ancak acı yemek olurdu zaten, tatlı yemek namussuzdan yapılır. Şıllığın birisini de tatlı olarak yedin.

Öğüne tatlıyla başlamışız, tatlıyla bitirmişiz. Dengesiz beslenme de üzerimize yok zaten. Neyse ikinci öğüne geçelim artık...

Dul Avrat Çorbası;
Hani derler ya haram her zaman cazip gelir insana diye. Boşa dememişler işte bu lafı. İlla ki zina yapacaksın yani. Neden evinde gül gibi hanımın beklerken elin Dul Avratından çorba yaparsın. Terbiyesiz...

Alinazik;
Demiştim ya az önce, haram her zaman çekicidir diye. Dul kadına göz diken Gay Ali’ye mi göz dikmeyecek. Ama bak biraz gelişme var, en azından alenen Gay demiyorlar, Alinazik diyorlar.

Kısır;
Böylesi ancak bizden beklenirdi zaten.
Bir insanın çocuğu olmuyor diye onu yemek mi gerekiyor. Nasip olmamış, hiçbir şey yapamazsa evlat edinir, niye yiyorsun ki?
Ama yok, illa ki yiyeceğiz. İlla ki kıyacağız cana...

Vezir Parmağı;
Aymazlıkta son nokta!
Geçmişe bakarsak, saydığımız her yiyecekte başkalarının namusuna göz dikiyorduk. En azından kendimizi sağlama alıp başkasının yemediğimiz yerini bırakmıyorduk. Şimdi artık kendimizden de vazgeçtik. Yedik parmağı afiyet olsun.
Ama biz öyle herkesin parmağını yemeyiz, en düşük vezir parmağı olmalı.
Yoksa yemeyiz.

Son öğünümüze geçelim. Akşam olduğu için hafif şeyler yiyeceğimizi düşünüyorum ama belli olmaz en ağır şeyleri de yiyebiliriz. Alıştık nasıl olsa, parmak bile yedik.

Pisik Taşağı;
Buyur buradan yak.
Pisik denilen şeyin kedi olduğunu düşünüyorum.
Abi kedinin ciğeri var, eti var, budu var. Ama yok alıştık bir kere parmak yedikten sonra taşak da yememiz gerekiyordu zaten. Yedik bizde.

Kol Böreği;
Ohaaaa.
Ya bu ne?
Parmak kesmedi mi?
Allah’ım sen aklıma mukayyet ol.
Aman yarabbi...

Oturtma;
Ayyy.
Bana bir şeyler oluyor.
Ne oturtması lan?
Nereye oturtma?
Yahu insan biraz açıklayıcı bir isim koyar.

Hünkar Beğendi;
Eeee her güzel şeyin bir sonu vardır.
O kadar şeyi yedikten sonra hala yaşıyorsanız eğer, sizi de birilerinin yemesi gerekiyor doğal olarak.
O şeyleri yedikten sonra sağlam kaldıysanız, sultanlara layık bir yemek olacaksınız demektir.
Hünkar beğenir tabi. Onun yerinde olsam ben de beğenirim...

İnandın mı şimdi bizim Çinlilerden bir farkımız olmadığına.
Allah razı olsun ki artık kurtulacağız üzerimize takılıp kalan iğrenç ibarelerden.
Eğer yasa tasarısı kabul edilirse, bu yemek isimlerine daha usturuplu isimler getirilecek.

Örnek verecek olursak;

Pisik Taşağı= Kedi Yumurtası
Şıllık Tatlısı= Hayat Kadını Tatlısı
Kısır= Allah Vermedi Ne Yapalım
Alinazik= Kibar Ali
Yengen= Kan Bağı Yok ki        
gibi...

Örnekleri çoğaltabiliriz. Benden Bu kadar.
Yok yok. İktidar çalışıyor. Helal olsun valla. Bizi büyük bir külfetten kurtaracaklar.
Bu yemek isimleri içimize dert olduydu.
Vallahi var ya inanmazsınız, benim tek derdim buydu biliyor musunuz?


07.01.2010
Mr_Lonely

E53AF90631833D634EB1606BA50792FE491D2CF7

4 Ocak 2010 Pazartesi

Düğün Dernek Kime Gerek



Bir düğüne gittiğinde, ya da sokakta el ele tutuşmuş iki sevgili gördüğünde, “ Ulan herkes evleniyor, ben böyle soyu tükenmiş mamut gibi kaldım tek başıma.” diye düşünüyorsan yaşlanmışsın demektir...
İster otuz yaşında ol, istersen altmış yaşında, istersen on iki buçuktan on üç yaşında ol hiç önemi yok...
Yaşın genç olabilir ama ruhun bir kere iflas etmiştir. Ölmüşsün de cenazeni kaldıran yok. Kokuşmuş balık gibi kalmışsın ortalıkta. Dondurulmuş ayı postu misali, dışarıdan canlı gibisin ama için saman dolu.

İşte ben...

Düğünlere zorla götürüyorlar.
Aslında iki nedeni var.

Birincisi, oynamayı hem becerememem hem de sevmemem. Gelirler zorla oynamaya kaldırırlar, ben de sucuk yapılmak üzere kesilmek için mezbahaya götürülen eşek misali inat ederim kalkmam. Ayaklarımla sandalyeyi, ellerimle masayı tutarım, benimle birlikte sahneye kadar gelirler.
Ya beni oyuna kaldırmak isteyen kişi pes eder başka kurbanlar aramaya başlar ya da yanına üç beş kişi daha alır gelir zorla elimden ayağımdan tutup atarlar pistin ortasına. İlkinde sorun yok oturduğum yerden devam ederim düğün izlemeye, ikincisi olursa bu sefer pistin ortasında oynuyormuş gibi yaparım, beni kaldıranların dikkati başka yere kayar kaymaz ben kaçarım sahneden.
Ben tanımadığım bir sürü insanın karşısında kıçımı başımı sallamayı beceremiyorum işte uğraşmasınlar kardeşim ya...

Düğünlere zorla götürülmemin bir diğer nedeni de aşırı derecede sıkılıyor olmam.
Birileri evleniyor, mutlu bir gün tamam kabul, ama kardeşim niye düğün salonlarında dans müziği diyerek ayrılık şarkıları çalar ki?

Ayla Dikmen bağırıyor,

Sevilirken bilmedin mi? Ben söylerken gülmedin mi
Falımızda hasret var ayrılık var demedim mi?
Anlamazdın anlamazdın, kadere de inanmazdın,
Hani sen acı veren, kalpsizlerden olamazdın...


Ya evleniyorlar. Ayrılık müziği neden?
Başka hiç dans müziği yok mu piyasa da?
Neyse bu evlenenlerin sorunu ben kendi kişisel asimetrik psikolojik sorunuma geleyim.
Bu bir türlü anlam veremediğim dans müziklerinde bir dünya çift çıkıyor dans etmeye.
Allah mutlu mesut etsin de, olan var olmayan var kardeşim.
İnsan evladı duygusal deprem yaşıyor işte. Bir insanın yapabileceği hayati hatalardan bir tanesi işte budur. Eğer yalnızsan ve yalnızlık içine dert oluyorsa, düğüne gitmeyeceksin arkadaş.

İşin bir de sevgili boyutu var ki o daha tehlikeli. Düğünlerin bir sınırı var en azından. Düğün salonları dışında, başka hiçbir yerde maruz kalmıyorsun bu işkenceye. Ama sevgili diye tabir ettiğimiz uzaylılar her yerdeler. Sirius’tan gelen bu yaratıklar karşılaşabileceğin en tehlikeli canlı türüdür. Bir gün evinin kapısından dışarıya adım atarsın sabahın köründe uykulu uykulu, bir de ne göresin? Karşı duvarda iki kişi birbirlerine diş ameliyatı yapıyor, sokak ortasında. İnsan olduklarını zannedersin, rahatsız etmek istemezsin ama yanlış işte. İnsan değil onlar Ufo. Dünyayı ele geçirmek için Sirius’tan geldiler ve her kılığa girebiliyorlar.

Sırf bu ufolar yüzünden sokağa çıkasım gelmiyor ya.
Evden çıkıp sahil kenarına gidiyorum, sakin bir yere oturuyorum, on dakika sonra iki uzaylı geliyor, iki metre yanıma oturuyor başlıyor ameliyata. Ya kardeşim orada yalnız bir insan var işte git başka yere otur, kapsama alanı dışı orası. Yok illa ki asimetrik psikolojik harekat uygulayacaklar insana terbiyesizler.

Bazen parka giderim. Yine güzel bir yer bulurum otururum, beş dakika geçer gelir bizim uzaylılar yine.
Ya kardeşim benim kıçımda Gps mi var? Neredeyse iki yüz dönümlük parkın içinde gelip beni mi buluyorsunuz?

Bu uzaylılar bazen çok ileriye de giderler.

Ben kabullenirim bu durumu sindiririm içime. Yanımda iki ayrı gezegenin ruhsal etkileşime girmesini görmezden gelirim. Kendimi zorlarım manzaraya konsantre olurum. Bu durumda anında B planına geçerler.
Bir şeyler sorarlar ya da yedikleri şeyden ikram etmek isterler falan.
İç Ses; “ Kesin Zehirlidir.”

Benim şansımdan mıdır yoksa az önce tavan yapan libidolarının etkisinden midir nedir hiç anlamam ama öyle tatlı bir ses tonları vardır ki bazen aralarına yedek oyuncu olarak katılasım gelir ya. Oyuna girmek için mevkisinde oynayan oyuncunun sakatlanmasını bekleyen yedek futbolcu gibi aynı. Erkek olanı falezlerden aşağı yuvarlayasım bile gelir, sırf o ses tonunu uzun süre duyabileyim diye.
İç Ses; “ Salak herif, sen adamı falezlerden yuvarlarsan duyacağın tek ses çığlık sesi olur.”

Evet bu geri zekalı İç Ses doğru söylüyor.

En başında da dediğim gibi, eğer bunları düşünüyorsan yaşlanıyorsun.
Hatta yaşlanma faslını geride bırakmışsın, ölmüşsün bile.
Yaşın çok genç olabilir ama imam cenazeni yıkayıp pamuğu tıkamış, namazını kıldırıyor şu anda.
Ruhuna El Fatiha...


04.01.2010
Mr_Lonely

92D0C16CB8894317011C4FD4B7BDDE445041CD01