28 Kasım 2015 Cumartesi

Merve'nin Hikayesi


Güzel kızdı Merve...

Sütun gibi upuzun bacakları, tanesi bir kilo gelen bey narı gibi memeleri yoktu belki ama karşıdan göründüğü zaman insanı hülyalar alemine götürüp bırakan eşsiz bir yüzü vardı. Gözlerinin mavisi bizim mahalleyi aydınlatırdı her gün, saçlarının siyahi geceyi getirirdi karşı mahallenin ampulü patlamış dandik sokak lambalarına.

Mahallenin tüm erkeklerinin hayalindeydi Merve. Kimisi banyo sabununa açtığı deliğe Merve ismini koyduğunu anlatırdı ballandıra ballandıra, kimisi de kurduğu evlilik hayalini anlatırdı;

- Evlenirim lan ben bu kızla, yemin ediyorum bütün ortamı da bırakırım, ben mahallenin Manyak Cevatlığından istifa ederim lan bu kız için, işe de girerim, hayatım boyunca patron dövmeden ayrıldığım bir tane iş olmadı ama bunun için bir ömür eziyet çekerim mına goyim. Toki'den de ev taksitine girerim, yaşar gideriz anasını satayım.

+ Kuracağın hayali sikeyim lan senin, hayalin bile fakir mına goyim.

Bende seviyordum Merve'yi, hatta doğrusunu söylemek gerekirse aşıktım ve it kopuk tayfasının bu halleri de canımı çok sıkıyordu, tabi çok sevdiği bir erkek arkadaşının olması daha da çok sıkıyordu canımı... Ama benim, mahalledeki diğer saplardan bir farkım vardı, Merve'yle konuşabiliyordum. Çok küçük yaşlardan beridir birlikte büyüdüğümüz için birbirimizi iyi tanırdık ve dertleşirdik ara sıra. Bütün mahallenin dibinin düştüğü bir kızla arkadaş olmanın verdiği karizma sayesinde de mahallenin serserileriyle iyi arkadaş olmuştum. Herkes, belki kızı kendilerine ayarlarım umuduyla yaşıyordu resmen. Kız yoldan geçerken haspel kader "merhaba" dese, bırak cevap vermeyi heyecandan kalp krizi geçirecek adamlar ama umut parayla satılmıyor ya...

Bir gün yine işten dönerken karşılaştım Merve'yle, şeker pancarı gibiydi o güzelim yüzü kan çanağına dönmüş sinirden, ağlamak üzereydi. "Ne oldu, hayırdır" dedim, savuşturmak istedi ilk başta ama ısrar edince dayanamadı bir çay bahçesine gittik, daha oturur oturmaz boşalttı gözleri ölümsüzlük iksirini masanın üzerine. Gözünden düşen her damlada bir nehir kuruyordu yüreğimin en derin yerlerinde.

"Hangi beyin fakiri üzdü seni bu kadar?" dedim...
Yüzüme bakıp gülümsedi ve sonra kaldığı yerden ağlamaya devam ederek "Bitti" dedi.
Karşılıklı susmaya devam ettik bir süre daha, sonra konuşmaya devam etti;
"Şerefsiz! Aldatıyormuş beni. İnanabiliyor musun ya? Aldatıyormuş." dedi.
"Ne zamandan beri?" dedim.
"Ohaaa!" dedi ilk önce. "Hiç mi şaşırmadın lan? Hepiniz mi böylesiniz oğlum?" dedi. Bir süre sustum ve anlatmaya başladı;
"Bir yıldır birlikteydik, iki gün önce evlenme teklif etmişti, kabul ettim. Bugün işten çıktıktan sonra otobüse binmedim, canım yürümek istiyordu, biraz yürüdükten sonra arabasını gördüm, yanına gittim, orospunun biriyle öpüşüyordu arabanın içinde. Daha iki gün önce bana evlilik teklif ettiği dudaklarından başkası öpüyordu bugün. Yerden bir taş alıp camını kırdım, yüzüğü kafasına çarpıp ayrıldım işte."

Söyleyecek söz bulamadım, ne kadar zor sevdiğin kızın sevgilisinden ayrıldığını öğrenmek. Öyle bir durum ki bu, söylediğin her söz durumundan istifade etmek gibi algılanıyor.

"Yarın haftasonu, iş çıkışı bir yere gidip içelim mi?" dedim.
" Valla hiç dışarı çıkacak halim yok, yarın işe de gitmiyorum, akşam işten çıkarken bir rakı al gel benim evde içeriz" dedi.

Ertesi gün elimde 70'likle gittim yanına, gece yarısına kadar içtik, ikimiz de dut gibi sarhoş olmuştuk ama Merve'nin yüzünün güldüğünü görmek, her gün zil zurna sarhoş olmaya değerdi doğrusu.

"Ne kadar çok abaza ayı var" dedi.
"Nasıl yani?" dedim.
"Mahallede" dedi. "Ne kadar çok abaza var. Yolda yürümeye korkuyorum, bütün serseri tayfası tren görmüş öküz gibi kilitleniyorlar, bir gün birisi bir şey yapacak diye korkuyorum."
"Sen de bu kadar güzel olmasaydın." dedim.
"Nerem güzel lan benim?" dedi.
"Burada mı sayayım, mail olarak mı atayım, saymakla bitmez de" dedim. Güzel gözlerinin içinin güldüğünü gördüm o an.
"Tamam da bu benim seçimim değil ki, güzel olmayı ben mi istedim?" dedi.
"Hayır ben istedim, özel olarak sipariş verdim sen geldin."
Gülümseyerek son yudumunu aldı içkisinin;
"Bu mahallenin itleriyle senin aran iyi." dedi "Hiç konuşuyor musunuz benim hakkımda? İleri geri atıp tutuyor musunuz?
İçkinin de verdiği bir puştluk vardı üzerimde, onun da etkisiyle;
"Valla herkesin bir fantazisi var seninle ilgili." dedim. "Kimisi yatağa atma derdinde, kimisi evlilik hayali kuruyor ama bir merhaba desen hepsi heyecandan kalp krizi geçirir." dedim.
"Adamlar orada beni yatağa atmak istediklerini söylüyor, sen de hiç korumuyorsun beni öyle mi?" dedi.
"Bana gerek kalmıyor ki, birbirlerine giriyorlar zaten" dedim. "Senin saçının teline zarar veremez kimse burada. İki tane it kopukla uğraşmaya bile değmez"
"Sen hiç hayal kurdun mu benimle ilgili?" "Delikanlı gibi cevap ver ama" dedi.
Delikanlılık damarım tuttu o anda, "kurdum" dedim.
"Anlatsana" dedi.
"Birlikte duşa girmişliğimiz oldu bir kaç kez" dedim.
"Ohaaa" dedi. "Beni hayal edip otuz bir mi çekiyorsun sen?"
Öyle birden söyleyince utandım tabi ama rakının yalandan cesaretiyle,
"Evet" dedim.
"Neden gelip bana hiç söylemedin sevişmek istediğini?" dedi.
"Benim ki basit bir cinsel ilişki isteği değil ki, ben seni seviyorum" dedim.
"Geri zekalı" dedi. "Çocukluğumuzdan beridir birlikteyiz, neden söylemedin şimdiye kadar?"
"Ucunda seni sonsuza kadar kaybetmek de vardı, cesaret edemedim, korktum." dedim.
"Ben başkasıyla evlenme arefesindeydim, başkasıyla evlenmemden daha mı önemliydi bu korku? O zaman da kaybetmiş olmayacak mıydın?" dedi.
"Bütün dünya başıma yıkılmak üzereydi." dedim "Ama sen başkasını severken gelip bunları söylemek şerefsizlikti, yapamazdım böyle bir şeyi."
"Peki hala seviyor musun beni?" dedi.
"Sonsuza kadar" dedim. Sustu, ayağa kalkıp elini bana uzattı ve ayağa kaldırdı. Boynuma sarıldı ve öpüşmeye başladık. Bir kaç dakika bu şekilde devam ettik ve daha sonra;
"Bundan sonra duş alırken bile benden başkası olmasın hayatında" dedi.
"Sonsuza kadar" dedim.

Evden ayrılırken dünyanın en mutlu insanıydım. Sokakta uçarak yürürken bir anda bizim mahallenin serserileri çevirdi etrafımı, bir tanesi kulaklarımla oynayıp dönüp;
"Vaayy, bizim kolpacı işi pişirmiş." dedi.

Başka birisi "Kaç posta attın lan?" dedi, o sırada bir diğeri de " yalnız mahallenin en kral orospusunu siktin, getir de biraz da biz sikelim!" deyince dayanamadım, ağzının üstüne okkalı bir yumruk geçirdim. sonrasında da hepsi bir olup beni dövdüler. O gece değil dayak yemek, dünya yıkılsa umrumda olmazdı zaten. Olmadı da...


Özgür
28.11.2015

Not:Kurgudur.

15 Kasım 2015 Pazar

Gelecek, Ne Zaman Gelecek


"Umut ekmek gibidir, biraz beklerse bayatlar, daha uzun süre beklerse küflenir!" (Ünlü düşünür Özgür Camus)

7 Haziran seçimlerinde ülkemizin ve Orta Doğu'nun geleceği adına birazcık ümitlenmiştim. Tamam bu coğrafyadan hiç bir bok olmaz onu bende biliyorum ama, en azından daha az insan birbirini öldürür diye düşünmüştüm. Sonra bir sürü şey oldu, saçma, egoistçe, salakça bir sürü şey oldu ve erken seçim kararı alındı. Bu arada da bir çok insan ölmeye devam etti. Çok insan öldü!

Seçimler yapıldı. Seçim sonuçarını gördükten sonra rahatladım biraz. İçinde cinsel öğeler barındıran devrik bir cümleyi hayat felsefem haline getirdim bir süredir.

"Çok da sikimde!"

Evet tam olarak böyle.

%50 çok büyük bir rakamdır seçimlerde. Oy çalmakla falan açıklamak, kafayı kuma gömmektir. Kafayı kuma gömmedim bende, seçimin ertesi günü muhabbetleri dinlemeye başladım, hiç kimseye, hiç bir siyasi görüş belirtmedim, sadece dinledim.

Yaa, meğer ne çok iktidarlı varmış aramızda, bi biz iktidarsız kalmışız meğerse. Seçimden önce benden fazla sövenler, seçim sonuçlarını görünce bir rahatlamışlar, maskelerini tekrar çeyizlerine koymuşlar, gerçek kimliklerini ortaya çıkarmışlar.

Adam gerçekten büyük ustaymış, o kadar büyük ustaymış ki, kendisine tıpatıp benzeyen milyonlarca çırak yetiştirmiş. gidip elini öpmemiz lazım bence...

Asgari ücret 1300 lira olmayabilir, görünüşe göre de olmayacak.
Taşeronlara kadro da gelmeyecek, gelecek olan kadro da muhtemelen sözleşmeli memurlara verilecek, işçi yine soğuktan büzüşmüş taşşaklarını avuçlayacak... Yani kısaca seçim vaatlerinin hiç birisi gerçekleşmeyecek ve inanın bu vaatler gerçekleşmediği için oy kaybeden parti CeHaPe olacak.

Devreler yandı değil mi? Benimki de yandı...
Açıklayalım. iktidardaki partinin vaatlerinin hepsi, ana muhalefet partisinin vaatleriydi hatırlarsanız, onlar bile çalıntı. Önümüzdeki seçim dönemine doğru denilecek ki; "Eğer Ampul simgeli parti bu vaatleri yapamadıysa, CeHape hiç yapamaz, zaten bunların zamanında ekmeği karneyle alıyorduk biz!" Dikkat edin, denilecek bunlar, diyecekler, diyorlar, her zaman dediler. Zaten seçmenin bir şeyler umrunda olsaydı, bu vaatleri duyar duymaz "14 yıldır babam mı vardı iktidarda, neden yapmadın şimdiye kadar" derdi, demedi, demeyecek.

Her neyse, biz felsefemize geri dönelim.

İş yerindeki hiç bir iş umrumda değil mesela. "Nasıl işten memnun musun?" diye soranlara felsefemi bildiriyorum.
Aldığım maaş zaten yıllardır kredi kartı borcumu ödeyip, üzerine ölmeyecek kadar para kalacak şekilde programlanmış durumda. İşsiz kalınca borçsuz oluyorum, iş bulunca kaldığı yerden borçlar da devam ediyor.

Çatışmalar falan var, insanlar ölüyor. huzursuzluğun zirve yaptığı bu bölgelerin seçim sonuçlarına bakıyorum sonra. Valla hiç bana cehalet falan demeyin. Böyle şeyler cahillikle açıklanamaz.

Ülke savaşa girecekmiş.
Terör Avrupa'ya kadar dayanmış.
Türkiye'de Işid sempatizanlarının sayısı, nüfusun %7'sine denk geliyormuş.
Ekonomik keriz kapıdaymış.
Her an kıçımızın dibinde bir bomba patlayabilirmiş, ölebilirmişiz.
Yani kısaca her şey bombok durumdaymış.

Hepsi benim için artık "Çok da sikimde!"

Kusura bakmayın, ben umutsuzum ve mutsuzum. Hala umudu olan varsa şevkini kırmak istemem ama tünelin ucu bombok bir yere çıkıyor...

Eğer mutlu olarak kalmak istiyorsanız yapmanız gereken tek şey egoist olmak bence. Geri kalan her şey, geri kalan her şeyin kendi sorunu...

14.10.2015
Özgür

22 Ekim 2015 Perşembe

Trafik Cezası


"Beş dakikada gelirim nasıl olsa" diye arabasını hatalı park eden şoför gibiydin sevgilim.
O kadar kısa sürede gelemeyeceğini bilen trafik polisiydim bende.
Ceza kesmemek için beş saati, beş dakikaya sığdırmaya razı olabilirdim.

Hatalı park eden arabaya kesilen 88 Lira gibiydin sevgilim.
Varlığın derde derman olmadığı halde, yokluğun hissediliyordu kredi kartı ekstresinde.
Sana değerdi aslında, her gün ceza ödeyebilirdim.
Ama açtığın yarayı kapatmaya yetmedi bile, 15 gün içinde yapılan ödemeye uygulanan %20 indirim.

Yanlış park edilmiş son model, lüks araç gibiydin sevgilim.
Trafik polisinin çağırdığı çekiciydim bende.
Sen çok güzeldin ve havalıydın da, yürüdüğün yollarda hayat geçici olarak kapsama alanı dışına çıkar, tüm gözler sana dönerdi bir an.
Ben belki gösterişsizdim ama yeter ki gitme diye bir ömür seni sırtımda taşıyabilirdim.

Çekilen araçların emanet bırakıldığı otopark gibiydin sevgilim.
Her boyutta aracın rahatlıkla girip çıkabileceği kadar derin ve geniştin.
Bir bilsen, bir zamanlar özel mülkiyetim olmanı nasıl isterdim.

Ama altın madeni olsan, kazma vurmam artık.
Tarla olsan ekmem,
Bağ olsan dikmem.
Bal olsan yemem artık.
Yar olsan sevmem...

22.10.2015

3 Ekim 2015 Cumartesi

Mahşerin Boş Atlısı


Bu satırları okuyan herkese çok ciddi ve mühim bir tavsiye vermek istiyorum;

“Sakın eski resimlerinize bakmayın!”

Özellikle de çekildiği tarihten bu yana 10 yıl civarı zaman geçmiş fotoğraflarınız varsa direkt imha edin derim ben.

Biraz önce bu haltı yedim ve çok pişmanım. Yüzüm gözüm çocukluğumda neyse şimdi de o diye düşünürdüm, “pek değişmedim lan ben” derdim kendi kendime. Az önce hazır internet de yokken biraz eski resimleri karıştırayım dedim, bundan yaklaşık 10-11 yıl önce çekindiğim resimleri gördüm. Görmez olaydım! Ne kadar gençmişim o zamanlar, tip desen yok, karizma desen yerlerde, aklıma o dönemlerdeki finansal Fair Play’im geldi, param da yoktu o zamanlar lan! Adam olacak çocuk bokundan belli olur derler ya hani, benimki de o hesap bi bok olamayacağım o zamanlar bok gibi sıfatımdan belliymiş anasını satayım.

Şimdi merak edenler olmuştur, “nasıl bir resim gördü lan bu davar” diyenler olmuştur, anlatayım;

Mahşer-i Cümbüş diye bir tiyatro erbabı grup var bildin mi? Heh işte o grubun hayran kütlesi olarak takılıyorum o zamanlar. Twitter’dan düzeltme yağmuruna tutacak olan TDK üstatlarından önce ben söyleyeyim, hayran kitlesi değil, hayran kütlesi. Niye hayran kütlesi? Çünkü o zamanlar Yarım Ay boyutlarındaydım, beni bir kitle olarak değil kütle olarak tanımlayabilirdiniz ancak. Hee şimdi nasılım? Dolunay diyelim biz ona…

Neyse işte, boş beleş bir adam olduğum için (Aynen şimdi olduğu gibi, ama o zamanlar raporlu olduğum için değil, gerçek anlamda boş beleş bir öğrenci tayfasıydım) Mahşer-i Cümbüş izleyip Tiyatro Sporu forumda takılıyordum, gece yarısı yayınlanan Anında Görüntü Show’u izleyip forumda geyik yapıyorum falan filan. Bildiğin ergenlikten yeni çıkmış gergin psikozu.

Ortam hemen hemen benim gibi tiplerle dolu, genel kitle 18 yaş altı. 18 yaş altı derken, o sınırın bayağı bir altı yalnız, 10-12 yaşlarla 17 yaş arası. Ben 18 yaşındaydım, büyük bir çoğunluk bana abi diyordu, oradan hesap edin işte manzarayı. Tabi ortam böyle olunca, kilitlendik biz siteye, her gün girip birkaç geyik yapmadan, birkaç konuya mesaj atmadan rahat edemiyorum. Bir gün Türkiye genelinde “Forum Buluşması” organize etme kararı alındı. Bizim memleket durur mu anasını satayım, hemen katılacaklar listesi hazırlanmış bile. Bensiz toplantı olur mu lan, kaçırır mı Anadolu bebesi böyle bir fırsatı? Yazdırdım hemen adımı.

Neyse toplandık biz. İsmini yazdıran bi çuval insan var, gele gele 5 tane tip gelmişiz. Şansa bak ki 4 tanesi kız bir tek ben erkeğim.
“Vaaaayyyy ortama bak beee” dediniz.
Dediniz dediniz yemeyin şimdi beni.

Öyle manyak bir ortam yoktu, bir tane cool takılan bir kardeşimiz vardı, bir tane benden 6 yaş falan küçük bir kardeşimiz (12 yaşındaydı heralde) bir tane bayan kasıntı kardeşimiz ve bir tane de nerede olduğunun farkında bile olmayan “kim itti lan beni buraya” modunda takılan bir kardeşimiz vardı. Tonlamalardan da anlaşıldığı gibi hepsi benden bayağı küçük kardeşler. İlk kez buluşmanın ve tanışmanın moronluğuyla da en nezih ortamlardan birisine gittik. Mc Donald’s. Kakaolu Milk Shake eşliğinde ülkenin geleceği ve ekonomik politikalar hakkında yaklaşık 12 saatlik bir toplantı gerçekleştirdik. Bu hikayedeki tek gerçek Kakaolu Milk Shake olabilir, ben de emin değilim.

Tabii ki bitmedi, o kadar toplanmışız orada biter mi hiç, yat turuna çıktık. Saati 3 liraya limanın kapısına kadar götürüp geri getiren ultra lüks yatlar var bizim memlekette, onlara bindik. Gezinirken de fotoğraflar çekinmişiz, ne cesaretse bende o fotoğrafları almışım, utanmadan bir de arşivlemişim anasını satayım. Tabi arşiv çılgınlığı burada bitmiyor, Mahşer-i Cümbüş turnesi var sırada.

Mahşer-i Cümbüş Türkiye turnesine çıkmış, sıradaki durak bizim burası olmuş, biletlerimizi almışız bekliyoruz. Tabi yine organizeyiz forum olarak ve bu sefer daha kalabalık. Ortam yine kız kaynıyor, tek tük erkek var onlarda bir süre sonra sıvıştılar, bütün kızlar bana kaldı yine. Bu arada sosyal sorumluluk mesajı vermek istiyorum; “Sevgili ortalama altı zekaya sahip abaza kardeşlerim, kültürel faaliyetler konusunda kızlar erkeklerden daha aktif ve tiyatro gibi, sinema, opera gibi sanatsal faaliyetleri de en çok kadınlar takip ediyor. Eğer sanatsal faaliyetleri takip ederseniz veya icra ederseniz daha çok kadınla haşır neşir olabilirsiniz.”

Gösteriyi izledik, sonra kulise daldık, güvenlikçiler bizi almak istemediler ilk başta ama biz devrimci gençler olarak direndik, gücümüzün farkındaydık ve güvenlikçilere dedik ki; “Aç kapıyı bezirgan başı girelim içeriye, biz forum üyeleriyiz geçiş iznimiz var bre gafil!” Tabi bütün kapılar açıldı önümüzde, girdik içeriye bütün grup üyeleriyle fotoğraf çekindik, poster imzalattık. Hatta o poster duruyor hala bende, ileride çok değerlenecek o kağıt biliyorum. Benim zenginliğim o posterde gizli, boru mu lan bu, bugüne bugün Salih Abi’nin, Sezai Usta’nın imzası var onda! (Bkz: işler Güçler) (Bkz: Kardeş Payı)

Fotoğraf fethimiz burada bitti mi sanıyorsunuz? Viyana kapılarına dayanmış bir ecdadın torunlarıyız biz! Ortalık sakinleştikten sonra forum üyeleri olarak kaldık biz orada. Fotoğraf çekinmeye devam ediyoruz bir yandan da. İlk toplantının aksine bu sefer yaş ortalaması biraz daha yüksek ve işin daha da ilginci, “bir espri yapsın da güleyim” diye ağzımın içine bakan bir afet-i devran da ortamda mevcut. Fotoğraflarda bile herkes kameraya bakarken kızın hep bana bakarken çıkmasından mevzuya uyanmam gerekiyor değil mi?

Değil işte, o kadar kafa var mı bende bi baksana birader? Kızın benden hoşlandığını yıllar sonra fotoğrafa bakıp anıları kafamda canlandırırken farkettim anasını satayım. Zaten benim bu kafayla fotosentez yapangillerden olarak hayatımı idame ettiriyor olmam gerekiyor, hayat bi garip. Neyse işte ben yememişim içmemişim bu fotoğrafları da arşivlemişim.

Yav ben nasihat verip gidecektim özgeçmişimi yazmışım arkadaş. O resimlere bakınca şunu gördüm, biz yaşlandığımızı farketmiyomuşuz ya la! Hani aşk meşk, afet-i devran meselelerini geçtim, bildiğin yaşlanıyormuşuz ve farkında bile değilmişiz. Ama bana bu bilgi verilmemişti, “sen yaşlanmadan nalları dikecen gardaş” dedilerdi bana. Bu bilgi verilmiş olsa ben doğmazdım sözleşmede yazmıyor böyle bir şey!

İşte böyle!

“O zamandan bu zamana ne değişmiş peki panpa?” diye soranlar olursa diye onu da anlatayım. Kilo ortalaması olarak aynıyım. Yüzüm daha sertleşmiş, dışarıdan bakınca somurtkan bi tip gibi duruyorum ama valla öyle değilim lan! Yüzüm biraz da olgunlaşmış gibi, yaşımı gösteriyorum diyelim. Biraz daha güçlenmişim, kollarım daha kaslı görünüyor. Yaptığımız ağır işler sonuç vermiş demek ki. Saçlarımda beyazlıklar çıkmaya başlamış. Ne var ki, Robin Van Persie dedem gibi olmuş hala 32 yaşında anasını satayım. Hem beyaz saç erkek adama karizma katıyor. Değil mi? Yoksa bu da kadın ırkının bizi keklemek için kullandığı bir numara mı? Taklaya mı geliyoz lan? Şşşş noluyo orada alooo?

Zeka olarak hala aynı kalmış olabilirim ama o konuda bir iddiam yok. Keşke biraz da abaza olsaydım lan, bana aşık bir sürü kız varmış hiç birisine uyanamamışım.

He bu arada;
Rumuz: Mr Lonely
Yaş:28
Boy: 110 cm
Kilo: 360 kg
Siyah Saç Kahverengi göz
Üniversite mezunuyum. Zengin ve güzel qızlar eqlesin!

Sikindirik bir fotoğraftan 3 sayfa yazı çıkartacak kadar da manyakmışım, onu da bugün öğrendim.

03.10.2015

23 Eylül 2015 Çarşamba

Cinayeti Kör Bir Kayıkçı Gördü, Ben Gördüm, Kulaklarım Gördü. Fıtrat...


Henüz yaşını yeni doldurmuş, hayatını yaşayamamış tertemiz bir bebekti o.
Hem çok sevimliydi hem de sıcak kanlıydı, elimizi uzattığımızda hemen koşup gelirdi. Nereden bilebilirdi ki bizim kötü insanlar olduğumuzu, işlediğimiz her cinayete bir kılıf uydurabilecek kadar kalpsiz olduğumuzu.

Bir kaç gün önce gitmiştik ve çok beğenmiştik bu sevimli bebeği. Tam olarak aradığımız özellikleri taşıyordu. Bakıcısı da bu kötü emellerimize ortak olmuş onu bize para karşılığı satmıştı.

O gün geldi ve çattı, küçük çaplı bir merasim yapmamız gerekiyor ve işlediğimiz günahı affettirmek için bir iki rekat namaz kılmamız gerekiyordu. Aslında böyle olmasını bizde istemezdik, böyle sevimli ve yaramaz bir bebeğin dünyada görmesi gereken günleri olduğunu düşünüyorduk bizde ama fıtratın önüne geçilmez ki...

O gün sevimli bebeğinde çok huysuz olduğunu farkettik, sanki olacakları önceden hissetmiş gibiydi. Zaten o gün cinayet işleyen tek aile değildik, başka ailelerde vardı ve bizden daha canilerdi diyebilirim aslında. Belli ki yanından ayrılan arkadaşları bir daha geri dönmeyince durumun farkına varmıştı bizim yaramaz, sürekli kaçıyordu bu yüzden. Ama fıtrattan kaçılmaz ki...

Üç dört kişi etrafını çevirdik, kaçacak yeri kalmadı artık yavrucağın, bir iki diretti, aradan sıvışmaya çalıştı ama kar etmedi, yakaladık. Prosedür gereği iki bacağı ve bir elinin bağlanması gerekiyordu, prosedürü yerine getirdik.

Her ne kadar cinayeti işlemek bize düşse de o kadar vicdansız olamamıştık henüz, vekalet vermemiz gerekiyordu cellada, verdik.

Gözünü bile kırpmadı, vurdu bıçağı yavrucağın boynuna, üç ana damarrını kesmiş kanının akması için beklemeye koyulmuştu. Fıtrat...

Kan tamamen aktıktan ve yavrucak artık canını teslim ettikten sonra derisini yüzdük ve etlerini parça parça ayırıp eve getirdik. Etlerini satırlarla, bıçaklarla parçalara ayırdık, bir kısmını ihtiyaç sahiplerine dağıttık bir kısmını biz pişirip yedik. Her ne kadar ağzı süt kokan bir bebeği kesmişte olsak bir gram bile pişmanlık hissetmedik. Hatta aynı şeyleri bu yılda başka bir bebek üzerinde tekrar yapacağız. Fıtrat...

Hayat ne garip...

Kurban Bayramınız Kutlu Olsun...

20 Eylül 2015 Pazar

Müdür Göt müdür?

Evet göttür.

Her müdür göt müdür?

Hayır değildir.

O zaman niye ben hep göt olanları çekiyorum?

Zenci penisi miyim lan ben, beni gören her göt üzerime üzerime koşuyor ameke?

Evet anlaşıldığı üzere iş ile ilgili sorunlarım var. Hem de ciddi sorunlar.
Önce tam anlamıyla olmasa da yarım anlamıyla sürüldüm. Sonra da müdürle restleştim, tartıştım. Şimdi de rapor aldım işe gitmiyorum. Görev değişikliği için herhangi bir sebep yok, çünkü işimi gayet düzgün ve kaytarmadan yapıyordum. Yani, "yemişsindir bir halt ondan yerini değiştirmişlerdir" gibi bir durum yok. Hatta sistemin kuruluş aşamasındaki her türlü teknik faaliyette de ben vardım elektrikçi olduğum için bir çok aksamını ben yaptım mına goyyim. Yani işin amelelik kısmındaki tüm eziyetleri çektim, iki yıldır da işi rayına oturtacağız diye her türlü mücadeleyi verdik ve şimdi de işsiz kalmak üzereyim.

İş kanununu inceledim, kanun da benden yana görünmüyor. Yani çıkar yol yok, yakın gelecekte işsiz kalacağım gibi görünüyor. Hemde beş kuruş tazminat bile alamadan...
Ne kadar güzel anasını satayım ya, sadece iş sözleşmesine görev tanımı olarak aynı şeyleri yazarak insanları resmen sürebiliyorsun anasını satayım.

Peki bütün bunların müdürle ne alakası var?
Çünkü müdür değişti, yeni müdür de bunları yapmaya başladı. İşin zaten herhangi bir patronu yok taşeron firma, bütün yetki müdürde.

Yani müdür göt müdür?

Evet.

Bizim müdür göt müdür?

He has a master degree.

Sinirliyim. Ama boşuna değil.

İnsanoğlu böyle böyle katil oluyor.

Özgür

5 Eylül 2015 Cumartesi

Motor Ustası


Söyleme!
Yazma da hiçbir yere, aşka olan özlemini.
Beceremiyorsun iki kelam güzel söz etmeyi.
Eğreti duruyor aşk yüreğinde, belli oluyor kafiyesiz cümlelerinden.
Çıraksın çünkü daha yeni öğreniyorsun bu yolda yürümeyi.
Sen daha “aşk” demeyi bilmezken, ben açtığın derin yaraların şerefine içiyordum!
Rakıya mı sevdalıydım yoksa sana mı bilmiyorum.
Kadehime hapsetmişimdir belki de dudaklarını,
Belki de her yudumda yeniden buluşuyoruz diye alkolik oluyordum!
Sen aşkı bulmak adına kirlenirken bir umut bekledim hep,
Aşkın burnunun ucunda olduğunu belki görürsün diye.
Ama sen yanlış rampada hararet yaptın,
Ben ise motor ustası oldum, kırık kalpleri tamir ederken!
Sen bu yolları severken, geri dönüyordum ben!
Çok söktüm yüreğime batan zehirli aşk dikenlerinden.
Diken miydi yüreğime batan, sözlerin mi bilmiyorum.
Bildiğim bir şey varsa,
Sen, yüreğini çalıştıracak bir usta arıyorsun ama
Emekli oldum ben, artık motor tamir etmiyorum!

04.09.2015

30 Ağustos 2015 Pazar

İntikam Tugayı


Şu hayattan çok fazla intikam alacaklıyım.
Ayrıca da lanetlendiğimi düşünüyorum son zamanlarda.

Geçmişte hayatıma giren çıkan insanlara bakıyorum, hiç başarılı olmuş, alıp başını yürümüş gitmiş bir arkadaşım, eşim, dostum yok.

Çocukluk arkadaşlarım mesela, "bu çocuğun kafası zehir gibi, örnek alın işte böyle olun!" diye sürekli örnek gösterilen bir arkadaşım vardı, torbacı oldu, defalarca içeri düştü falan filan. En son gördüğümde pizzacıda paket servis taşıyordu. Bir tanesi gaspçı oldu, yıllardır içeri girip girip çıkıyor. Bir kısmı kapkaççılık yapıyordu son gördüğümde, şimdi ne yapıyorlar hiç bilmiyorum.

Benden hoşlanan kızlar vardı. Hiç gülmeyin, bir zamanlar yakışıklıydım, peşimde koşanlar vardı. (Gülmeyin ya gerçekten vardı, yalan söylüyorsam nah şurdan şuraya gitmek nasip olmasın!)

Ohooo böyle gülecekseniz anlatmayayım!

Neyse, beni seven kızlardan birinin para karşılığı kendini satmaya başladığını öğrendim geçenlerde. içim burkuldu yemin ediyorum, çok koşmuştu peşimden çünkü. Belki de hayatının yönünü ben değiştirdim farkında bile olmadan. Başka bir tanesinin peşinde de ben koştum, kabul etmedi hiç bir zaman beni. Sonra yollarımız ayrıldı. Annesi zaten çok küçükken terketmişti kızı, babası da kalp krizi geçirip ölmüş. Facebook'tan takip ediyorum, o kadar dağınık ve batak bir hayat yaşıyor ki, bir şerefsizin eline düşüp hayatının kararması çok yakın. İşin daha da kötüsü yaşadığı hayattan gayet memnun, kimsenin müdahale etmesi mümkün değil.

Aile çevreme ve akrabalarıma bakıyorum, insanlar hep bir şeyler başarmaya çalışıyorlar ama hep başarısız oluyorlar. İş kurup batıranlar, bir yerlerde mevki sahibi olmaya uğraşıp başaramayanlar vs. vs. detaya girmeyeyim.

Kendimi anlatmaya başlasam 32 ciltlik ansiklopedi serilerinden olur zaten.

işte bunlar hep benim lanetimin eseri. Bir de bana zarar vermiş olan ve benim karşılığını veremediğim şeyler var. Hep içimde patlamış intikam yeminlerim var.

İlk iş hayatına atıldığım zamanlarda hayalimde hep mühendis olmak vardı. Sırtıma 100 kiloluk kabloyu, takım taklavatı yükleyip 13 kat bana bunları taşıttıran ustaya, "işiniz gücünüz bize eziyet etmek, mühendisin karşısında esas duruşta bekliyonuz mına goyyim." dediğimde, "sende mühendis ol seninde önünde esas duruş beklesinler." demişti. Ben de, "5-6 seneye kalmaz öyle olacak zaten, inşallah seninle de karşılaşırız" dedim. Karşılaştık. Ben mühendis olamadım, onun da zaten hayattan bir beklentisi yoktu, bir adım ilerleyememiş. İkinci karşılaşmamızda da zaten kavga ettik.

Hayatımın en büyük göt oluşlarından birisi de lisede oldu. Meslek Lisesi'nde okuyordum o zaman. Hoca bir gün oturttu bizi karşısına, tek tek sordu, "Buradan mezun olabilirseniz ne olmak istiyorsunuz?" diye. Sınıfın çok büyük çoğunluğu, sanayide usta olacağını söyledi. Ben ve üç dört kişi daha üniversite okuyup mühendis veya öğretmen olmak istediğimizi söyledik. Hoca, "sınıfın büyük çoğunluğu gayet gerçekçi hayaller kurmuş, onlar çok iyi usta olurlar ama sizden hiç bir bok olmaz" dedi. Yani orada aldığımız eğitimle hiç bir bok olmayacağını söylemişti. Biz de, "hocam biz üniversiteyi kazanırız, sizi de utandırırız" dedik. Hoca da "hiç umudum yok ama, inşallah" dedi. Adamın dediği gibi, sınıfın büyük çoğunluğu inşaatlarda veya sanayide çalıştı, dükkan falan açtılar. Bizim hiç birimiz üniversiteyi kazanamadı, eninde sonunda inşaatlardaki yerimizi aldık bizde usta olduk. Yani daha doğrusu hiç bir bok olamadık. Bende dahil hiç birimiz mesleğimizi bile yapmıyoruz.

Ortaokulda ders saatinde dış kapıda nöbet tutarken bisiklete bindim diye beni döve döve müdürün karşısına çıkartan hademenin ağzını burnunu dümdüz etmek istemiştim mesela. Ama büyümem gerekiyordu, küçükken gücüm yetmezdi çünkü. Ben büyüdüm, o hademe belki ölmüştür şimdiye. Ölmediyse de tez zamanda gebermesini dilerim.

Değişik değişik örnekler var daha, ama uzatmaya gerek yok.

Bazen, insanları öldürüp ceza almayan adamlar gibi olmak istediğim oluyor. Elimde bir tane silah, sırtımda bir çanta dolusu mermiyle gezmek istiyorum. Yolda sokakta gördüğüm saygısız, sigarasının dumanını insanların üzerine üzerine üfleyen, trafikte giderken cep telefonuyla konuşan, kadın şöför görünce sıkıştıran, güçsüz gördüğü insana yükselen, şiddet eğilimli, kavga çıkarmak için ortam arayan, içip içip sağa sola saldıran, çöpünü sokağa atan, bir kaç kişi gruplaşıp insanlara laf atan, rahatsız eden, dönüp laf söyleyene de saldıran, insanların hayatını hep olumsuz yönde etkileyen, hep cesaret kıran, saygısız, saygısız, saygısız insanları öldürmek istiyorum. Örnekleri çoğaltabiliriz. Kısaca kötü insanlara kötülük yapan insan olmak istiyorum.

Üç dakikada duygudan duyguya atlayan şizofren gibi yazı yazmışım değil mi? İşte bunlar hep hayatta yediğim kazıkların aynı anda aklıma gelmesi ve benim hepsini birden yazmak istememden dolayıdır, şizofren olduğumu düşünmüyorum ama olabilirimde bilemem.

Şu sıralar da işsiz kalmak üzereyim, görev yerim değiştirilmeye çalışıldığı için restleşme aşamasındayım, aslında fiilen işsiz kalmış sayılırım ama tazminat vs. vs. haklar için bir süre daha direnmeye çalışıyorum. Yani hayat her zaman ki gibi bombok. Bir süredir gelen şehit haberleri ve ülkenin dört bir yanından gelen kötü haberler yüzünden moral olarak çökmüş durumdaydım zaten, bu da tuz biber oldu. Yani anlayacağınız bende durumlar her zaman ki gibi, bombok...

Beni örnek alan çocuklar var. Benim gibi olmak istiyorlar, çünkü güçlü olarak görüyorlar. Bende onlara, "benzeyecek başka adam mı kalmadı lan, gidin yol yakınken kendinizi kurtarın!" diyorum. Eğer bahsettiğiniz şey kas gücüyse evet ben güçlüyüm ama mental olarak güçlü olmayan insan ne kadar kuvvetli olursa olsun güçsüzdür. O yüzden ben güçsüzüm. Eğer hayat bir gün yoluma kaya döşemeyi bırakıp kendisine başka hobiler edinirse, ben de geçmişle olan hesaplaşmamı tamamlamaya başlarım. O zaman da gerçek anlamda güçlü olmaya başlarım. O gün gelene kadar kırılamayacak kadar sert kabuğu olan kuvvetli ama güçsüz bir insan olarak yoluma devam edeceğim.

Ama saygısız ve aldığı nefes bile zarar olan insanların ölmesini istediğim gerçeği hiç değişmeyecek. Yok mu içinizde taşşaklı bir devlet görevlisi, bana yetki verin de kötülüğü bitireyim ben. Valla bak ciddiyim, işim bittiğinde gerekirse kendimi de vururum.


30.08.2015
Özgür

23 Ağustos 2015 Pazar

Kızların İlk Cinsel Deneyimi




!!!Baştan uyarayım her zaman ki gibi +18!!!


Aslında ilk cinsel deneyim diye sınırlamamak gerekiyor, genel itibarıyla cinsel deneyim diyelim biz ona.

Romantik başladı, erotiğe bağladı, yakında pornodan çıkar diye geçirmeyin aklınızdan hemen, meramımızı anlatak hele bi.

Kızların cinselliğe bakışı nasıldır bilemem, sonuçta hiç kız olmadım, hiç kız gibi de hissetmedim bu yaşıma kadar. Ama bazı çıkarımlarda bulunabilirim ya da tahmin diyelim biz ona. Benim çıkarımlarıma göre de nefes alıp veren her canlı gibi kadınlar da cinselliğe heveslidir. Ama bazı toplumsal baskılar veya başka başka sebepler bu heveslerini dizginlemelerine yol açıyor.

Her neyse işte, söylemek istediğim kadınlar erkekler gibi, "zaaaaa nasıl siktim ama, kol gibi soktum zaaa" kafasında yaşamıyorlar ilişkilerini. (Zaten kol gibi dediği de kornişon salatalık kadar bir şey, en minyatür olanından.) (Örnek vermek gerekirse; Kornişon ) Daha duygusallar, bazen yeri geliyor aylarca onu ikna etmeye uğraşmak zorunda kalıyor erkek kişisi. Hele kız bakireyse bu iş çok daha fazla uzuyor hatta imkansız hale geliyor. Bunun doğal sonucu olarak bir bıkkınlık da oluyor tabi erkekte.

Neyse, sapık olmadığıma ikna etmek için verdiğim bilimsel bilgileri bir kenara bırakalım şimdi, gelelim asıl konuya.

Erkek cinsindeki ilk amaç "Skib bıraktı" amacıymış anladığım kadarıyla. (Skib Bıraktı ) Aslında bilmediğimiz bir şey değil, biz bizi biliriz bizden ötürü. Gördüğüm kadarıyla erkeklerin bir ilişkiye başlarken ilk düşündüğü şey sevişmek oluyor. Bu seçenek default olarak yüklü geliyor, aşk formatı daha sonradan güncelleme olarak geliyor. Yani, bir ilişkiye başlarken adam diyor ki, "eğer yatağa atabilirsem atarım, bir süre sonra da ayrılırım. Eğer yatağa atamazsam, hal, hareket ve davranışlarına göre belki aşık olurum. Eğer aşık olur da uzun süre aşık kalırsam evlenirim." Tabi adamın penisiyle yaptığı bu fikir telakkisi 3-4 milyar tane erkeğin aynı haltı yediği anlamına gelmez, bir genelleme yapmıyorum. Mesela ben istisnayım (Buraya Reklam Alınır)

Doğrusunu söylemek gerekirse, ben videodaki olayı Türk erkeklerine özgü bir öküzlük sanıyordum.
Formül gayet açık, bir yetenek geliştir>sonra bir kızla sevgili ol>sonra kızın zil zurna aşık olmasını sağla>yeteneklerinle onu büyüle>sana güvenmesini ve yaptığın her şeye itiraz etmemesini sağla> sevişmek için ne kadar hevesli olduğunu yokla>hevesli değilse heveslendir>ilişkiye gir>ayrıl
Ama videoyu izleyince bir aydınlanma yaşadım. (Aydınlanma ) Meğerse bu öküzlük sadece Türk erkeklerine özgü bir öküzlük değil küresel bir öküzlükmüş.

Ben bunun kendi kültürümüzden kaynaklandığını, bekaret gibi konularda veya genel olarak cinsel konularda kızlar çok baskılandığı için erkeklerin seks ihtiyaçları karşılayamaması sebebiyle bu haltı yaptıklarını düşünüyordum. Ama olayın küresel boyut kazanmış olması tüm teorimi yıktı. Bütün akademik kariyerim yerle bir oldu. Demek ki olayın cinsel açlıkla bir alakası yokmuş. E o kadar akademik kariyerim var boş dururmuyum, şak diye yeni bir teori attım ortaya. (Einstein Was Here )

Erkekler çok eşli olabilir!

Evet erkek cinsi evrimleşme sürecinde denizden sürüne sürüne çıkarken toprağa kerkinerek kara yaşamındaki ilk cinsel deneyimini yaşamış olabilir. Sonra da ilkel ve daha tam olarak gelişmemiş beyin yapısıyla da, "ben toprağa bile halleniyorsam herkese hallenirim" diye düşünmüş olabilir. Evrim sürecini tam olarak takip etmemiz mümkün olmadığı için bilmiyoruz ama milyonlarca yıl önce evrimleşmeye başladığımız düşünülürse o zamanlar erkek cinsinin beyni penisinde olabilir ve topraktan sürünerek çıktığı için de beynine zarar vermiş olabilir. Bu da çeşitli dezenformasyonlar yaratmış ve kendini çok eşli olarak programlasına sebep olmuş olabilir. Bu teorimi de kimse çürütemez önümüzdeki 5000 yıl boyunca. Önce bir evrim var mı yok mu onu kanıtlasınlar...

Sonuç olarak, bir ilişkiye başlıyorsunuz, süreç ilerliyor, siz aşık oluyorsunuz, süreç ilerliyor, kendinizi cinselliğe hazırlıyorsunuz, süreç hala ilerliyor, ilişkiye giriyorsunuz, süreç şak diye bitiyor. Sonra düşünüyorsunuz düşünüyorsunuz bulamıyorsunuz nedenini."Her şey yolundaydı, daha bir kaç gün önce kör kütük aşıktık, hatta seviştik bile, ne oldu lan?" (Nolmuş ki? ) Ne olduğu gayet açık, mission complete oldu. Adam her bir levelı başarıyla geçti, son bölümde prensesi öptü oyun bitti, sildi oyunu bilgisayardan. Aslında oyunu silmeyip hazır son bölüme kadar gelmişken tekrar tekrar son bölümü oynayıp her seferinde prensesi öpebilirdi ama yapmadı. Neden yapmadı? Nedenini açıklıyoruz işte ya bir saattir. Allah Allah ya! Nedeni şu, adam evrimsel süreçteki kodlamalarının sebebiyle çok eşli olarak programlamış kendisini. Yani başka bir deyişle, adam o oyunu bitirdi, başka bir oyun yükledi onu oynamaya başladı.

Senin için yüksek doz aşkınızın meyvesi o geceki sevişme seansıydı. Ama karşı taraf için olayın açıklaması öyle değil maalesef.

Yani sonucun sonucu olarak da şunu diyeyim, cinsellik konusuna çok fazla anlam yüklüyorsunuz gibi geliyor bana.Erkek mantığıyla düşünürseniz, bir kaç kuşak sonra artık bu konu tabu olmaktan çıkar. Bir ödül olarak veya vermek, lütfetmek olarak değil de, zevk almak olarak kodlamak gerekiyor bu işi. Eğer öyle olursa, seviştikten sonra dallama gelip "ben ayrılmak istiyorum" derse bile zorunuza gitmez, kullanılmış gibi hissetmezsiniz. Ya da ödülünü vermeden evlenmeye ikna edin zat-ı kerkenez'i. Evlilik işin içine girdiği zaman yukarıdaki algoritmalar çöküyor çünkü, başka formüller giriyor devreye.
E tabi hiç bu atraksiyonlara girmemek de bir seçenek tabii ki. Ağzı tavuk götüne benzeyenler "Kız Kurusu" derler ama aldırmayın siz onlara... (Kız Kurusu )


Çoook uzun yazdım, amacın eğlenmek olduğunu anlamışsınızdır ama, buraya kadar okuyup çemkirmek isteyen Feminist ablalar varsa lütfen yorum butonuna basmadan çıksınlar, hiç uğraşamayacağım şimdi onlarla.

23.08.2015
Özgür

20 Ağustos 2015 Perşembe

Gırmızı Mavi Hadi Gari



Masmavi gökyüzüne bakıyorum gözlerim kan çanağı,
Göz bebeklerim Kırmızı.
Hayretler ediyorum sana Allah'ın arsızı.
Ne demek "aşık oldum" ulan?
Gerzek misin oğlum, o ağanın kızı...
Kan alırlar maden ocağından Kamil,
Götünden çıkan alevin rengi, kan kırmızı.
Ümit verme geleceğe dair, bırak o kızı,
Yoksa tersinden şişirttirirler sana Big-Babol sakızı.
Sen kendini gönül hırsızı sanmışsın,
E doğaldır gözün bozuk, göremiyorsun uzağı.
İnek sanıyorsun ama o daha buzağı,
Öküzsün sen, örnek alma boğayı.
Terket bu aşkı, dellendirme ağayı.
Yoksa mumla ararsın benden yediğin dayağı.
Aslında hak ediyorsun temiz bir sopayı,
Ama adamlar kafaya koymuş karpuzunu yarmayı,
Pekmezine ekmek banmayı...
Haydi aşık olursun anlarım da,
Omirilik soğanınla mı düşündün, köylük yerde kızları birbirleriyle aldatmayı?
Bence sen terket bu diyarı,
Yoksa bu gidişle dişlemeden yiyeceksin hıyarı.

20.08.2015
Özgür

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Faydalı İle Gerzek

Faydalı ile gerzeğin fantastik hikayesi bu!

.

Sen, pazarda kafasına sütyen geçirip bağıran ikizlere takkeci,
Ben, sosyete semtine dalıp, havalı kornayla gürültü yapan kamyon şöförü.
Sen, köyün umumi tahta tuvaletindeki göt temizleme taşı,
Ben, domuz avlamak için kurulmuş fare kapanı.
Sen, eczacı kalfası,
Ben, kullanılmayan sığınak tuvaleti.
Sen, dublex lastik,
Ben, büyük boy prezervatif almış Çinli.
Sen, triplex villa,
Ben, denize girmek için şişirilmiş traktör şambreli.
Sen hep mükemmelsin,
Ben gereksiz, öyle mi prenses?
Hayat sensiz daha güzel,
Her şeyi amacına göre kullanınca.
Sen Lalezar olsan kaç yazar?
Kurur gidersin ben hortumu çıkarıp sulamayınca.
Lağıma düşürmüşsün gözlüğünü,
Ondan dünyayı bombok görüyorsun bakınca.
Sen hayat demektin eskiden belki ama,
Hayat daha güzelmiş sen olmayınca.
Bakma öyle "Ne diyor bu gerzek?" diye,
Akıllandım sol koluma seni takmayınca.
Seni Dünyam sanıyordum, Ay gibi dönerken etrafında,
Güneşmişim ben, uydu olan senmişsin aslında.



05.08.2015
Özgür


(Çok dağınık oldu be, idare ediverin bu seferlik. :S)

31 Temmuz 2015 Cuma

Tayyittin Hoca

Madem öyle gel böyle...


Tayyittin Hoca'nın canı bir gün tavuk suyuna pilav çekmiş. E tabi öökkküüüz kadar aç olunca da evdeki tencerelerin yetmeyeceğine karar vermiş. Gitmiş kardeşi Esed'e koca bir kazan almış gelmiş eve. Sonra bakmış ki evde pirinç de yok.. "Hay koca kofam!" demiş Tayyittin Hoca...

Pirinç almaya gidecek ama, bakkalın yolunu Abdül Öcalan'ın eşkıyaları kesmiş. Düşünmüş taşınmış, datlu datlu kaşınmış, bir yol bulmuş Hoca Tayyittin. Gitmiş eşkıyalara " Şimdi sizin eviniz yok, zaten benim ahırda da gizli gizli yatıyonuz amuğa goyim. Ben size evin bir odasını vereyim, siz de geliş geçişlerde bana, benim adamlarıma falan dokunmayın." Eşkıyalar kabul etmiş tabi bu teklifi. Neyse Tayyittin Hoca pirinç işini de halletmiş.

E tabi kanki komşular durur mu? Vermişler gazı Tayyittin Hoca'ya...

"Kazanın vor mi?"
"Vor vor."
"Pirincin vor mi?"
"Vor vor."
"Ne duruyorsin?"
"E napah?"
"Pilov yopsanaa pilov yopsanaa pilov yopsanaa"

"E Tovik yohtur" demiş Tayyittin Hoca...


Yine düşünmüş, yine taşınmış, uyuz gibi kaşınmış tavuk işine de bir çare bulmuş Hoca.
Gitmiş Daiş ve 40 Haramiler Et ve Tavuk merkezine, " ben sekkiz tane tavuk istirem ama param yoktur." demiş.

Daiş bu durur mu, "sen bizimle taşşah mı geçiyorsun ey münafık, say imanın şartlarını yoksa kelle gider" demiş. Tayyittin Hoca bakmış durum vahim, kelle futbol topu olacak, "durun yav, ben size bir teklif vermeye geldim" demiş.

"Şimdi siz buralarda güçlü kuvvetlisiniz de, bu işyerinin vergi levhası yok. Yarın bir gün Amariga Vergi Dairesi gelip sizin dükkanı kapatınca bu işleri nerede yapacaksınız? İşte siz bana bugün bu tavukları verirseniz yarın bir gün ben de size evin bir odasını açarım, kaçak kesimleri orada yapmaya devam edersiniz"

E tabi Daiş de bu çılgın teklifi kabul etmiş.

Gelmiş Tayyittin Hoca eve, kurmuş düzeneği pişirmiş Tavuk suyuna pilavı. Tam yemeye başlayacağı sırada bir ses "hooop" demiş. Bakmış Hoca arkasına, yıllar önce kandırıp evi ellerinden aldığı kardeşleri gelmiş. Demişler ki "bu evde bizim de hissemiz var."

Kardeş Esed'de gelmiş "kazanımı ver mübarek" demiş. Hoca durur mu yabıştırmış muhteşem sol ayağıynan cevabı "Kazan öldü mübarek."

Her kardeş kendine düşen pay kadar odaya el koymuş. Sonra bakmışlar ki hisselerinde Abdül örgütü ile Daiş Kesim Merkezi faaliyet veriyor. Kovalamışlar bunları hisselerinden. Sonra Abdül örgütü başlamış Hoca'nın işçilerini öldürmeye. Daiş Mezbahası da salmış öküzlerini hocanın evine, başlamışlar tepinmeye.

Kardeş Esed'de duruma bakıp " Ne gadan da yalancı bir gomşu, oh daha beter olsun" demiş.

Tayyittin Hoca almış başını ellerinin arasına, "bu kadar aç gözlü olmayaydım, açeydim gollerimi kavga etmeyeydim gardaşlarımla, getmeyin bu ev hepimize yeter deyeydim, tek başıma her haltın sahibi olmaya galkmayaydım belki kendi davuğumuzu, pirincimizi yetiştirirdik. Benim yüzümdeeeeeennnnnnn..."

Kıssadan Hisse; Her Papaz pilav yemez... Pilavın fazlası zaten bünyeye zararlıdır.

29 Haziran 2015 Pazartesi

Neden Adem ve Havva Olmayasınız?

Bizler kayıp kuşağın kaybedenleriyiz. Bizden sonra gelecek olan nesilin bu zincir içerisinde önemli bir parça olabilmesi için, artık şu sıralar tartıştığımız şeylerden çok daha farklı şeyler tartışmamız gerekiyor.



Bundan beş bin yıl önce insanlar belki de donsuz dolaşıyordu, herkes birbirinin götünü görüyordu yani. Bir çıplak vücut gördün diye, bir göt çatalı gördün diye hemen namus bekçisi kesilme, bu Dünya'nın namus bekçisine ihtiyacı yok. kimin kimi siktiğini öğrenmeye ihtiyacı yok. Kimin kimi sikmemesi gerektiğini öğrenmeye ihtiyacı yok. Kimsenin cinsel tercihi bir başkasını bağlamaz. Bir başkasının özgürlüğü senin özgürlük alanına tecavüz etmiyorsa, senin ona müdahale etmeye hakkın yok. Birisinin özgürlüğü, bir başkasının yaşam alanına müdahale etmiyorsa, senin ona müdahale etmeye hakkın yok. Benim, senin inancına müdahale etmeye hakkım yok. Senin benim yaşam tarzıma müdahale etmeye hakkın yok.



Bırakın bu Dünya'yı, öbür Dünya'yı güzelleştirmek istiyorsanız, geleceğinize yatırım yapın. Çocuklarınıza bilimi, matematiği sevdirin. Teknolojiyi sevdirin. Çocuklarınızın eline tablet bilgisayarları tutuşturup, "o elindeki cihazla oynarken ben de işlerimi hallederim" kafasıyla yetiştirmeyin. Hayatta her şey eğlence değildir. Teknolojiyi verimli ve doğru kullanmayı öğretin. Her konuya hakim olmanız mümkün değil, olmayın da zaten. Bugünün şartlarında iyi bir tercih diye, çocuğunuzu ilgisi olmayan alanlara yönlendirmeyin. Siz futbolu seviyorsunuz diye o çocuğun futbolcu olması gerekmiyor ya da mühendisler iyi para kazanıyor diye mühendislik fakültesi okuması gerekmiyor. Her çocuk meslek tercihini doğduğunda yapar ve bu tercihler bilimsel yöntemlerle saptanabiliyor. Belki de siz çocuğunuzu iyi bir futbolcu olarak yetiştirmeye çalışırken gezegendeki en iyi Mekatronik mühendisinin geleceğini öldürüyor olabilirsiniz.

29.06.1987
Özgür

Bu arada doğum günüm kutlu olsun. İyi ki doğdum.

16 Haziran 2015 Salı

Eğer Evlenirsek Beni Çok Mutlu Edeceğini Düşünüyorum

“Eğer evlenirsek beni çok mutlu edeceğini düşünüyorum ama ben seni sadece arkadaş olarak görüyorum, eğer istersen arkadaş olarak devam ederiz, istemezsen de benim için fark etmez!”
“Tercüme edeyim, “Çok da fifi” dedi.”

Bak yine moral kondisyonum baraj altında kaldı. Ben bu mantığı hiçbir zaman çözemeyeceğim galiba. Arkadaşım ben sana evlenme teklif etmedim ki… Arkadaşım dedim kusura bakma ya da bak anasını satayım, kusura da bak. Sen değil misin beni sadece arkadaş olarak gören…

Medeni hıyarlık etmişim, seni sevdiğimi söylemişim. Ki onu söyleyen ağzıma da sıçayım müsaadenle. Sen biraz zaman istemişsin, sana günahı boyundan büyük dayıların Mekke’de Kabe’yi tavaf edip Hacı olması için gereken zaman kadar zaman tanımışım. Helal olsun senden kıymetli mi anasını satayım. Bula bula bu klasik cümleyi mi buldun lan o kadar sürede? Güzelim, yavrucuğum, şekerim, herkes beni arkadaşı olarak görüyor zaten. Karabatak kuşları gibiyim lan, kediler bile yemiyor beni. Düşmanım yok ki benim, kimseye zararım dokunmadı aksine en sevmediğim insanlara bile bir faydam olmuştur. Sen şimdi bana neden Karabatak muamelesi çekiyorsun ki?

“Gerçi salaklık bende, zaten kız seni kaç senedir tanıyor, düşünmek için süre istemesi saçma değil mi lan? Gbt sorgulatsa, 5 dakikada şeceremi dökerler. Sabıka kaydı almaya gidiyorum boş A4 kağıdı veriyorlar. Sabıka ne arar la armutta. “

-“E şimdi bu kız 2 ay ne düşündü o zaman kanki? “

“Hee gelelim Saadet’e.“

-“Saadet kim lan?”

“La bi siktir et Saadet’i falan. Sadede gelelim dedim!”

“Şimdi bak bu kız iki ay ne düşünmüş biliyor musun?”

-“Ne düşünmüş paps?”

“Eşşeğin zikini” “Bir dur la, bi sus mına goyim da anlatalım, insanlar okuyacak bunu küfür ettirip durmasana bana!”

-“Tamam paps, anlat!”

“Bak kardeşim, bu iki ayda biz evlenmişiz.”

-“Lan taştaş geçme adam gibi anlat evlendiğinizden haberin yok mu? Mal mısın oğlum?”

“Ya geri zekalı, kız öyle hayal etmiş işte, oksimoron musun oğlum sen? Omirilik soğanınla mı düşünüyorsun? Amip misin? Tek hücreli misin?”
-“Tamam la tamam, anlamamışım üçüncü biradan sonra beynim bacaklarımın arasına kaçmış herhalde.”

“Neyse, işte hayalinde evlendirmiş kendisiyle beni, bakmış benden iyi koca olacak, demiş bir de çocuk yaparız, hemen onu da yapmış. İşte her şey iyi güzel, 1+1 dairemizde mutlu mesut geçinip gitmişiz.”

-“Eee bunun için mi reddetmiş? Mutlu olmaktan kim rahatsız olur lan?”

“Bunun için değil tabii ki, hoop hayal dünyasından çıkıvermiş prensesimiz gerçek hayatta buluvermiş kendisini, geçmiş aynanın karşısına bir kendine bakmış, bir bana bakmış. Yanına bir türlü yakıştıramamış. O İngiliz Kralı’nın kızı, ben şarapçının oğluyum sanki mına goyim.”

-“Eee”

“İşte iki ay boyunca telefonlara, mesajlara cevap vermedi. İki ay sonra aklına geldi herhalde, “Lan bir davar vardı, ben ona bir cevap vermedim!” diye düşünmüş ki mesaj attı Facebook’tan.”

“Yazdığı mesaja bak, “Ya vercğim cvbı zaten tahmin etmişndir, ama istrsn gene de bluşalm.” Türkçe öğretmenleri bu mesajı görse kariyerlerinden vazgeçip Sümerolog olurlar. En azından onların yazdıklarını Türkçe’ye çevirmek bu kadar meşakkatli bir iş değil.”

-“Sonuç ne lan!”

“Sonuç bu işte. Girizgahtaki cümle. Hayır, tamam sonuçta birisini seviyorsan evlenmek için seviyorsun tamam da hacı, e önce bir sevgili olsaydık. Neden hemen evlenip mutlu olduk anasını satayım?”

-“Ne var lan işte kız seni evlenmeye layık görmüş.”

“Ya oğlum bağırsaklarınla mı dinliyorsun? Kız sevgili olmaya bile layık görmemiş, sen evlenmek diyorsun. Arap sen içme bokunu çıkardın mına goyim.”

-“Evlenirsek beni mutlu edeceğine inanıyorum demiş lan işte.”

“Ne diyecekti? Senden değil koca, klozet kapağı bile olmaz mı diyecekti?”

-“Ahaha aslında klozet kadar götün var mına goyim, iyi klozet kapağı olur senden.”

“Lan seni kanka diye karşısına alıp konuşanda zaten deney faresi kadar bile beyin yoktur. Daha fazla akıl sağlığımı bozmadan siktir git zıbar bir yerde.”

-“Hasiktir lan, uyku mu bıraktın adamda? Yürü hadi ikişer bira daha alıp gelelim, bu gece uyumak yok.”

“Zıkkım fondiple anasını satayım. Git dolapta var iki tane bira, senin Sünger Bob gibi sömüreceğini bildiğimden zulaladım!”

Yani diyeceğim odur ki, bir kadın benimle evlendiğinde mutlu olacağına bütün kalbiyle inanıyorsa, benimle sevgili dahi olmaz. Neden? E çünkü ben çok iyi bir insanım, sorun bende değil onda, ben daha iyilerine layığım.

E size daha kötüleriyle mutsuz bir hayat diliyorum o zaman.


16.06.2015

6 Haziran 2015 Cumartesi

Yalnızlığın Marşı (Sanat Sanatçı İçindir Şiarının Evrim Süreci)

Eskiden blog falan bilmezdik biz, cahıldık. Defterlerimiz, ajandalarımız vardı, kızların çiçekli böcekli üzerinde asma kilitleri olan defterleri vardı.

Harfleri bir araya getirdiğimizde anlamlı kelimeler yazabileceğimizi, bu kelimelerle cümleler kurabileceğimizi, konuştuğumuz her şeyin aslında yazılabilebileceğini öğrendiğim günden beridir yazıyorum ben. Sadece yazma şeklim değişiyor, eskiden Türkçe dersinde kullandığım deftere yazardım, sonra ajandaya yazmaya başladım, sonra internet girdi hayatıma blog yazmaya başladım, sonra da bulduğum her yere yazdım. Eskiden kalem kullanırdım, şimdi dijital parmaklarımla yazıyorum.

Aslında bu değişimler hep bir ihtiyaç halinde ortaya çıkıyor. Mesela Türkçe dersi için öyyetmenimiz ödev verirdi bize, tamamen kendi kurgumuz olan hikayeler yazmamızı isterdi. Ben akşam oturur üç dört sayfa yazardım, ertesi gün okula giderdim, derste herkes yazdığı hikayeyi kendisi okurdu. Tabi koca sınıfta yazan bir kaç kişi olduğu için çok uzun sürmezdi bu okuma işi ama benim hikayelerimle hep dalga geçilirdi. Çaktırmamaya çalışsa da öğretmen bile içten içten gülerdi. Çünkü hikaye bir konuyla başlar tamamen alakasız başka bir konuyla biterdi. Tamamen alakasız keskin geçişler, birbiriyle bağlantısız cümleler saçma sapan hikayeler yazardım çünkü. Evet, yazdığım şeyler genellikle gülünecek şeylerdi ama bunu bile yapamayacak kadar beyinsiz bir sınıf dolusu adamın dalga konusu olmak canımı sıkıyordu. Bende artık sadece kendim için yazmaya karar verdim. Sanat sanatçı içindir mottosunu şiar edinmiştim.

Evdeki ajandanın bir halta yarayabileceğini düşündüğüm zamanlar, bu şiar edinme dönemine tekabül ediyor. Artık o saçma kurgu hikayelerden yazmak zorunda da değildim, canım ne istiyorsa onu yazıyordum. O zamanlar sevdiğim şarkıların sözleri, (sakın ha küçümsemeyin, eskiden internet falan yokken, televizyonu açıp saatlerce beklerdim elimde kağıt kalemle, şarkı çıkınca her kelimeyi tek tek yakalayıp yazardım, yetişemediğim kıtalar için bir saat daha yeniden şarkının çalmasını beklerdim.) Bilim Teknik dergisinde çıkan hikayeler, özlü sözler falan filan bir çok şey vardı içerisinde. Bu süreç uzun sürdü ama tabii ki bir sonu vardı. Ajandamın benim haberim olmadan gizlice alınıp okunduğunu farkettiğim zamanlar bu süreç için jübile dönemiydi. Artık yeni bir çağ başlamalıydı, ben milenyum çağını ucundan kıyısında yakalamış efsane neslin temsilcilerindendim, böyle basit bir soruna mı çare bulamayacaktım?

Yeni dönem başlamıştı, ajandamda kendime ait ne var ne yoksa hepsini açtığım bloga aktarmıştım. Artık oraya yazıyordum her şeyi, ajandayı bulup okuyabilen kişilerin hiç birisi internetten zerre kadar anlamadığı için rahattım. Ajandamın kendim bile bulamayacağım şekilde sakladım. Kimsenin orayı bulup okuma ihtimali yoktu ama bu sefer başka bir sorun ortaya çıktı, Blog okuyucuları. Sonuçta halka açık bir ortamda yazıyorduk ve ister istemez yazılan şeyler ilgi çekiyordu. Sanat sanatçı içindir şiarına ters bir durum söz konusuydu burada ama nedense bu sefer rahatsız etmiyordu. Çünkü farklı bir detay vardı burada, kimse dalga geçmiyordu. Beğenenler beğenisini dile getiriyordu, beğenmeyenler insan gibi eleştirisini yapıyordu. Bu sayede güzel bir ortam oluştu, uzun süre aktif ve etkileşimli olarak yeteneklerimizi döktük ortaya, hem geliştik, hem büyüdük. Ve artık o dünyanın da sonuna doğru gelmeye başladık. Sadece bir arşivleme yöntemi olarak uzay boşluğundaki yerini koruyor.

Hayat şartlarının sırtımı sıvazlaması dolayısıyla artık eskisi kadar yazamıyorum. Zaten artık yazmak da istemiyorum galiba. Bu kadar uzun yazıyı ne halt etmeye yazdım şimdi onu da bilmiyorum. Aslında basit bir şey söyleyip gidecektim. Yıllar önce sakladığım ajamdamı buldum geçenlerde, biraz kurcaladım eski yazılarıma falan baktım. Doğrusunu söylemek gerekirse, içerisinde hiç fena şeyler yok. 200 sayfa civarı yazı yazmışım ve en son 2008 yılında yazmayı bırakmışım. İçindekilerden bir tanesini buraya yazayım dedim sonra. Muhtemelen yakın gelecekte de o ajandayı yakarak imha ederim.

Görselde benim Çince el yazım ve ajandamdan bir kesit var. Aşağıda da görseldeki yazının Türkçe çevirisi mevcut.

Buraya kadar okuduysanız, sizde de vahim bir işsizlik sendromu olabilir bir psikoloğa görünmekte fayda var bence. Büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öperim. Akranlarımla sadece tokalaşıyorum.

Herkese teşekkür ediyorum...


(Görseldeki Çin Kitabesinin üzerinde yazan metnin Türkçe meali)

Neyin günahını çekiyorum ki ben?
Ya da kimin diyetini ödüyorum hayata karşı?
Aşksızlığıma mı yanayım, yoksa yalnızlığıma mı?
Yoksa haykırsam mı derdimi dağlara karşı?

Anlayamaz kimse beni çünkü göremezler yüreğimi,
Yaranamam kimseye delip geçsem bile arşı.
Döndüm kendime artık, baş başayım benliğimle,
Yalnızlık oldu hayatımın en uzun marşı.

Kaybettim ben doğuştan, hayat denen yarışı,
Boşmuş beynimin verdiği kazanma uğraşı.
Kocaman bir yüreğim ve biraz da aklım vardı,
Artık yalnız yüreğim kaldı, salıverdim aklımı rüzgara karşı…



27.08.2008

23 Mayıs 2015 Cumartesi

Müjde Ey Halkım!



Age of Empires serilerinde vardır, bir tane tapınak dikersin, sonra etrafına bir sürü işçiyi toplarsın başlarlar eğilip kalkmaya, ibadet etmeye. Karşılığında da moral puanları kazanırsın, bu moral puanları sayesinde daha güçlü savaşçılar, yaratıklar, işçiler falan çıkarırsın. Genellikle de bir tane imamı olur onun işi de canı azalan savaşçıların, işçilerin canlarını doldurmak olur.

Tabi oyunu hile ile oynamıyorsanız, kod yazıp sınırsız yiyecek, odun, altın kazanmıyorsanız bu tapınaklara ihtiyacınız var demektir.

İbadethanelerin genel işlevi de hemen hemen aynıdır. Toplumsal düzeni sağlayan, insanlara insan olması gerektiğini anlatan siniri alınmış, pambık gibi insanların bulunduğu ortamlardır. Müslümanı da aynıdır, Hristiyanı da aynıdır, Budisti de aynıdır, Pastafaryanı da aynıdır. Buralardaki yetkin insanların dünyevi tatminlerle genellikle işi olmaz, sadece ufak tefek ihtiyaçları vardır. Bu yüzden de düşmanları olmaz. Arada bir kendini bilmez bir sapık çıkabilir doğrudur ama bunun ihtimali de yolda yürürken evin birinin balkonundaki saksının, birisinin kafasına düşüp öldürmesi ihtimali kadardır.
 Yani nadiren bir sapık bir din adamının canına kast etmeye kalkışır, küresel çapta tepki çeker.

Şimdi ülkemizin son dönemlerinde, oyunu hile ile oynayanlar türemeye başladı. Kod yazıp bölüm geçiyorlar.

E tabi bu durum, korkuyu da beraber getirdi sonuç olarak. Bir ülkenin Diyanet işlerinin en yetkin kişisi, siyasi bir taraf seçerse, dini bilgilerini siyasete alet ederse, birilerinin çıkarı uğruna kendisine inanan kişileri manipüle ederse korkuya kapılması doğaldır. E bu doğallık korunma ihtiyacını da beraberinde getirir. Tarafsız olması gereken kurumlar taraf olursa, karşısında bir cephe oluşur.
Kendisini, hiç olmaması gereken bir savaşta, silahsız ve savunmasız olarak buluverir.

E şimdilik koltuğunun altında takıldıkları güçlü olduğu için, zırhlı araçlarla koruma altına alınıyorlar. Günü geldiğinde nasıl olsa, taraf olmaması gerektiği halde saf seçen topluma mal olmuş diğer kurumsal kişiler gibi bertaraf olacaklar.

Siz o gün gelene kadar böyle müjdelerle oyalanadurun.

Bir yandan da sevinin, cumhurla taştaş geçebilen bir başkanımız var.

Istırırım ben onu.
Yalarım.
Oyhşşş.

22.05.2015

17 Mayıs 2015 Pazar

Tezgahmetre

Önce kendi profil sayfamı açıyorum,
Sonra yeni bir sekmede seninkini.
İkimizi yan yana getirmeyi becerebildiğim tek yer Facebook profilleri.
instagram'da görüyorum paylaştığın resimleri,
Gözlerin uykusuzluktan folloş olmuş,
Masada Rakı-Balık qeyfi.
Altta bir açıklama, "Bana dostlarım yeter, giden kaybetmiştir beni"
Yorum gelmiş saniye sekmeden, "İşte kardeşliğin resmi"
Swarm bildirimi yapılmış, mekan "İsyan Meyhanesi"
Bana haber versen iyi olurdu, arkadaşımdır sahibi.
Güzel ortamdır, eğlenceli,
Ama bir hesabı var ki, bildiğin kol gibi.
Her bildirimin de gönderme var birisine,
Kıskandırmak istiyorsun sevdiğini ama emin ol sallamıyor bile seni.
Bulunmaz Hint Kumaşı mı sanıyordun sen kendini?
Hiç bir zaman aradığını bulamayacaksın,
Oyuncak olmuş gibi hissedeceksin bir zaman sonra.
Popüler kültür çünkü heveslendiğin, kısa vadeli.
E biliyorsun, sen değilsin dünyanın en güzeli,
Sıkılınca paketleyecek seni de popülerizmin en asil gerzeği.
Sonra mekanın olacak yine İsyan Meyhanesi...
Kusura bakma sevdiğim,
Sen, ciks mağazalardan alınmış pahalı kot pantolonların içerisine hapsedilmiş götleri sevdin,
Ben de seni...
Ama sanma ki sonsuz aşkla olurum sana stepne lastiği.
Sanma ki gözünü kucağında açmış köpek eniği.
Kimler geldi kimler geçti torna makinesinden,
İnsan ettik kimisini,
Altından değerli hale geldi.
Bozuldu kimisinin astro fiziği,
Hurdası bile beş para etmedi.
Sen de belirliyorsun yavaş yavaş tezgahtaki değerini...

17.05.1015
Özgür

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Redd-i Aşk

Reddedilmek, altıpasta beklerken önüne düşen topu boş kaleye yuvarlayamayıp  auta dikmektir.

Birebir futbolla aynıdır bu olay. Nedenini açıklayayım biraz;

Altıpas denilen bölge kalecinin durduğu ve dokunulmazlığının olduğu bölgedir. Bir oyuncu orada kaleciyle karşı karşıya kaldıysa, gol atamaması, atmasından daha zordur.
İkinci bir nokta da, bir oyuncunun orada kaleciyle karşı karşıya kalabilmesi için, atak yapan takımın, mükemmel organizasyonlar yapması, bir ekip çalışması yapması gerekir.
O golün kaçması demek, hazırlanış sürecindeki bütün emeğin çöpe gitmesi demektir.

Şimdi futbolla ilgili terimleri çıkarın, yerine bir kadına sevdiğini söyleme aşamasına gelirken geçilen süreçleri koyun...

Ağır bakıma girersin, kaportayı çekiçletirsin, darbeli yerlere macun çekersin, lokal boya yaptırırsın, çizik çoksa komple boyatırsın falan. Saç, baş, elbise hepsini tamamlarsın, bodur eşekten Midilli'ye dönüşüverirsin bir anda. Pancar motoruyken modifiyeli Şahin olursun.

Sonra fiyakalı laflar düşünürsün, "Ulan şöyle şöyle söyleyeyim şekil olur" diye kurulursun kendi kendine. Olmadı sağdan soldan fikir alırsın, güzel laflar havuzunda boğulursun. Bir ton cümle hazırlamış olsan da bir şeye yaramaz, hepsini unutursun zaten. Genellikle o konuşmalarda söylenen şeyler, içeriden gelen tamamen doğal kelimelerdir.

Hayatında kapısından girip bir şey yemeyeceğin janjanlı mekanlardan gerekirse randevu alırsın. Işıltısından, bir de süslü kokanatlarından başka bir özelliği yoktur bu mekanların. Bir avuç yemeğe iftar çadırı kuracak kadar parayı bayılırsın genellikle.

Bir tomar çiçek böcek kucaklarsın, sırf sevdiğinin gönlünü hoş tutmak için.

İşte sonra oturursunuz karşılıklı, konu bellidir zaten de maksat ayılık olmasın diye bir kaç hoşbeş edersiniz. Konu döner dolaşır, rampadan aşağı inerken freni boşalan Bmc kamyonun binanın birine bodoslama daldığı gibi aşk meşk mevzusuna gelir.

Senin günlerce üzerinde çalışıp toparladığın bir kamyon güzel sözün sağlaması, klasikleşmiş tek bir cümleyle yapılır.

İşte bu nokta kalecinin boşa çıkıp topu ıskaladığı nokta, bomboş kale, önünde kalmış top, gol diye bağırmayı bekleyen bir kamyon seyirci, vuruyorsun topa...

Aut ya, aut tabi anasını satayım. Toprağını sulayan fıskiyenin, suyunu veren çeşmesine tükürdüğümünün çimi zedelenmiş tam o noktada. Ayağın takıldı tam topa vuruken, top gitti aut oldu, sen de yere ters bastığın için ayağın kırıldı. 6 ay futboldan uzaksın, geri döndüğünde de aynı kalitede futbol oynayıp oynayamayacağın belli değil. Belki de futbol hayatın fıtık oldu...

İşte aşık olduğun birisi tarafından reddedilmekte hayat hikayesini böyle tersten okutur adama. 6 ay kendine gelemezsin, kendine geldiğinde de tekrar eskisi olup olamayacağın belli değil.

06.05.2015

3 Nisan 2015 Cuma

Nükleer Başlıklı Salak


Ülkesinde Nükleer Santral isteyen herkes vatan hainidir!

Nükleer Santral bir güç belirtisi değildir, böyle bir 'elektrik üretim tesisi'ne sahip olunca elinizde Nükleer silahlarınız olmayacak, dünyaya hükmetmeye 'başlamayacaksınız'. Nükleer Santral sadece elektrik üretir ve elektrik üretme yöntemleri içerisindeki en tehlikeli ve riskli yöntemdir.

Herhangi bir kazada hiç bir şekilde geri dönüşü olmayan çok büyük zararlar verir, sadece patlama olduğu gün ölen insanları değil, onlarca yıl sonra doğan insanları bile etkiler. Genetik yapının bozulmasına sakat çocuklar doğmasına sebep olur. Daha doğmamış torunlarınızın Frankeştayn gibi olmasını istemiyorsanız bu ucubeye karşı gelirsiniz. Bunun Akp'li olmakla veya başka bir partili olmakla alakası yok. Eğer bu ülkeye bir Nükleer Santral yapılırsa, herhangi bir kaza durumunda meydana gelen tüm sorunlardan bu projeyi aktif veya pasif olarak destekleyen herkes sorumludur. Vay "ben nereden bileyim böyle olacağını", vay "ben cahilim aklım ermez" diyecek olursa peşin peşin söylüyorum; "Ben sizi kazada olabileceklere karşı uyardım, hepinizin bilinçlenmesi için çaba sarfettim ama siz benim söylediklerimin doğru olabileceğini düşünmediniz bile!" Bu ülkede olacak her şeyden sorumlusunuz, sizin yüzünüzden ben veya sevdiklerim zarar görürse, sizlere karşı Nükleer Silahtan daha tehlikeli bir silah olacağıma da söz veriyorum!

8 Şubat 2015 Pazar

Barajlar Su Topladı

Sürekli Akp'nin baraj altında kalacağını söylüyorum, kimse inanmıyor. Biraz da bu düşüncemin dayanaklarını anlatayım o zaman. Öncelikle ben bu seçimde baraj altında kalmalarını istiyorum doğal olarak ama bu seçime yetişmeyecek gibi bir görüntü var.

Peki neden baraj altı kalacaklar? Çünkü ilk çıktıkları zamandan çok farklı bir hale geldiler. Siyasette söz sahibi, güçlü politikacılar birleşerek, güçlerini birleştirerek kurdular partiyi. Sanırım en baskın güç Tayyip'in elinde olduğu için ön plana çıkan kişi de o oldu.
Sonra ne oldu?
Sonra Tayyip, Akp'yi iktidara taşıyan küçük güçleri kendi gücüne katarak büyüdü, diğer siyasetçiler bir anda sadece ekran görüntüsü vazifesi görmeye başladılar. Abdüllatif Şener bunun en net örneği. Neler döndüğünü gördü, karşı çıktı ama kendi gücünü bile yanına çekemedi. Bu da diğerlerinin başına ne geleceğini görmesine sebep olduğu için, koalisyon bozulamadan bu zamanlara kadar geldi. Arap Şeyhlerinin ve F Tipi cemaatin sınırsız desteğini de unutmamak lazım. Ama Tayyip'in bitmek tükenmek bilmeyen egosunu da unutmamak lazım. Eğer elindekine razı gelse, sınırlarını zorlamasa, bu ülkeye kilit vurup gidelim derdim.
Gerçi yine de diyorum ama, neyse...

Sürekli en büyük olma hevesi, çevresindeki herkesin arkasından iş çevirmesine neden olduğu için, öncelikle en büyük destekçileri olan şeyhlerin, şıhların desteklerini kaybetti. Daha sonra da, kendisinin kellesini alacak olan Gülen cemaati ile arası bozuldu. Arap şeyhlerinin desteği kesmesi pek dokunmaz, çünkü Tayyip kendi terör örgütünü yarattığı için ve bunları finanse etmesi için gereken dünya malını sağlam bir şekilde cukkaladığı için, onların desteğine bu noktada çok ihtiyacı yok zaten. Ama F tipi örgüt, bu ülkede sağlam kökleri olan bir oluşum. Bunu en iyi de Tayyip'in kendisi biliyor. Öyle Bank Asya'ya el koyarak, Dershane kapatarak, asker polis tasfiye ederek o örgütü bitiremeyeceğini biliyor. Muhtemelen kara kara da düşünüyordur ne yapacağını.

Neyse asıl konuya dönelim, madem Tayyip hala bu kadar güçlü, nasıl baraj altı kalacak? Bunu görmek için, Akp'nin iktidara gelmesini sağlayan şartlara bakmak lazım.
Ekonomik kriz bir sebep bunun için. Şu an, ellerinde şişirilmiş zenginler ordusu olduğu için, bu zenginlerin servetlerinden fedakarlık etmesiyle ekonomik kriz yokmuş gibi gösterilebiliyor ama ekonomik krizin babası var şu an ülkede. Yakın bir süre içerisinde artık dizginlenemez hale gelecek, çünkü çözüm üretmek yerine üstüne tülbent sererek örtmeye çalışıyorlar. Bugün tefe koyulan rahmetli Ecevit, çözüm üretmek için uğraştığından yaranamamştı bu millete. Aslında yaşadıkları her şey müstehak ya, neyse...

Akp iktidara gelirken en çok övündüğü şeylerin başında gelen 3 dönem şartı. Ben bunu kaldıracaklarını düşünüyordum ama Tayyip, kendi rütbesini yükselterek, daha değerli bir makama geçerek bu 3 dönem şartından kurtuldu. Ama Tayyip gibi bu şarttan kurtulamayan ve tuvalet kağıdı gibi üzerine sifon çekilip atılamayacak, aktif olarak siyasete devam etmek isteyen 3 dönem muzdaripleri var. Eğer milletvekilliği veya bakanlıktan çok daha kuvvetli bir makam vaadedilmezse, bu kişiler başka partilere çalışırlar. 70-80 civarı milletvekilinin ortalama %0,1 oranında oy potansiyeli olsa toplamda %7-8 yapar. Yapacakta.

Tayyip'in Cumhurbaşkanı olması. Parti içinde Tayyip tek adam olarak ön plandaydı. Ama Tayyip'in arkasındaki ikinci adam durumundaki kişilerin sayısı da birden fazlaydı. Yani, Tayyip Saray'a çıktığında, "Kral öldü yaşasın yeni kral" denemedi. İktidar kavgası başladı. Davutoğlu geçici olarak geldiği için belki çok tepki görmedi ama, seçimden sonraki dönemin Başbakan'ı daimi Başbakan olacağı için, kim bu göreve gelirse gelsin diğer bütün ikinci adamlar sorun yaratacak.

Hakan Fidan. Görevinden istifa etti, muhtemelen yeni Akp Genel Başkanı olacak. Zeus'un Brütüs'ü göreve geliyor yani. Güçlü insanlar en büyük darbeyi, en çok güvendikleri yerden alırlar her zaman.

Akp ilk göreve geldiğinde, kimse %37 gibi bir oy oranı ve tek başına iktidar beklemiyordu. Şu an herkes Akp'nin ciddi bir oy potansiyeli olduğuna %40'ların altına düşmeyeceğine inanıyor. Yani 13 yıl öncesinin tam tersi. Seçim sonuçları da tam tersi olacak.


Aslında daha çok madde var ama, uykum var toparlayamıyorum. Onları da daha sonra yazarım artık.
Akp %10 barajını geçemeyecek.
Özgür dediydi dersiniz.

07.02.2015