21 Mart 2014 Cuma

İsyan Etme İtaat Et

Ağlayan Cümleler

İsyan etme itaat et derler ya kardeşim hani. Siktir et sen onları, boyun eğme, eğilme. Bil ki birsinin önünde korktuğun için eğildiğin zaman götün her zaman ulu orta açıkta kalır ve emin ol kimse o götü öyle bakir bırakmaz kardeşim. Ağlama sonra "beni acımadan siktiler" diyerek.

İsyan etme, itaat et derler ya hani kardeşim. Siktir et sen onları, eğer direnirsen vereceğin bir canın var. Şerefsizce alacağın bin nefesten, onurunla vereceğin bir can daha değerlidir. Ve emin ol asla kaybeden olmayacaksın.

İsyan etme, itaat et derler ya hani. Çünkü onların tek korkusu bu ulan. Eğer sen isyan edersen, aslında onların ne kadar güçsüz olduğunu göreceksin. Örümcek ağına düşmüş sinek sen değilsin, onların insafına ihtiyacın yok, örümcek ağına düşmüş sinek onlar ve onların senin insafına ihtiyacı var. Ya sen gücünü kullanıp hem örümceği hem de sineği ezeceksin, ya da bir örümcek ve bir sinek tarafından ezilerek öldürülen insan olarak, korkak olarak tarihe geçeceksin.

İsyan etme, itaat et derler ya hani. Siktir et sen onları.
İsyan et ulan artık,
İsyan et, itaat etme!

Özgür
21.03.2014

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Der... Ve Gider...



Şu an içiyorum ve bu şarkıyı dinliyorum biliyor musun? Son güne kadar yolcuyum bu yolda...


İsyan edemediği için sessizliğini isyan bellemiş,
Baş kaldıramadığı için başını hep önüne eğmiş,
Ezilmiş,
Dışlanmış,
Yok sayılmış,
Denemiş,
Kaybetmiş,
Yine denemiş,
Yine kaybetmiş.
Düşmüş,
Düştüğü yerden kalkmış, yine yürümeye çalışmış,
Yine düşmüş,
Sanki görünmez bir iple kasten düşürülmüş gibi.
Vazgeçmemiş, hiç vazgeçmemiş,
Ama her seferinde biraz daha umut kırıntısı bırakmış düştüğü yerde,
Hep yalnız kalmış ama hiç kimseden korkmamış,
Bir insan...
Hem de iyi bir insan.
Bir karıncaya bile zararı dokunmamış.
Herkese faydası dokunmuş bir insan.
Ne yapar?
Neden yaşar?
Cevap basit aslında,
Elveda ile biten bir veda yazısı yazar,
Sonra da bir belirsizliğe doğru ölümcül bir yolculuğa çıkar.
Bazen bir uçurum kenarından başlar bu yolculuk,
Bazen yüksek bir binadan.
Bazen bir kaç metrelik bir ip vasıta olur bu yolculuğa,
Bazen de bir silahın soğuk namlusu, sevgilinin kalbi gibi sıcak görünür son kez ve ilk defa.
Ama hep bir kelime kalır yadigar gidenden, kalanlara.
Hem basit, hem etkili bir son ardımda kalanlara.
Benim mirasım;
"Elveda."

26.08.2013-28.08.2013
Özgür



"Umut biter, hem de tahmin ettiğinizden bile erken..."








26 Temmuz 2013 Cuma

Ebru'nun Hikayesi




Ebru!
Bembeyaz karla kaplı çıplak dağların tepesinde açan kardelen çiçeği!

Tam olarak böyle tarif edilebilirdi Ebru'nun güzelliği. Aşk filmlerinin final sahnesi gibi bir kızdı. Onunla yaşanan her zaman çok kısa gelirdi insana.

1.72 boyunda sarışın, beyaz tenli ve mavi gözlü, 21 yaşında, hayatının baharındaydı. Fiziksel özellikleri bir çok "Yurdum Abazası'nı" peşinden koşturmaya fazlasıyla yetiyordu. Ama onun gözü çocukluk aşkı Burak'tan başkasını hiç görmedi bu yaşına kadar. Ona duyduğu aşkın bu dünyada başka örneği yoktu.

Burak, 23 yaşında, 1,77 boyunda esmer, kahverengi gözlü, fazla kiloları olan klasik bir Türk erkeği.
Ebru ile olan ilişkileri Abaza kültürü tabiriyle, "Off bir kıza bak bir de yanındaki lavuğa bak amuğa goyim." şeklindeydi. Yani Ebru ile yanyana gezerlerken dışarıdan görünen görüntü, sanki Ebru evcil hayvanını gezintiye çıkarmış gibi oluyordu.

Toplumun genelinin kabul gördüğü bazı tabular Ebru'nun ailesi içinde geçerliydi ve bu tabular Ebru'nun 21 yaşına kadar bakire kalmasını sağlamıştı. Ama sevgilisinden gelen yoğun isteklere de dayanamıyordu. Çocukluk aşkı ile birlikteydi ve eğer birisiyle birliktelik yaşayacaksa bu kişi Burak olmalıydı.

Aşkı gözünü kör etmişti kızın ve gerçeği görmesini engelliyordu. Burak ona aşık değildi.

Hiç bir zaman da olmadı. Bir kaç ay önce, Ebru'nun kendisine aşık olduğunu öğrenmişti. Ebru'nun kendine göre çok fazla güzel olduğunu düşünüyordu. Yani ona göre kızı elinde uzun süre tutması mümkün değildi, bu yüzden etinden sütünden faydalanıp bir süre sonra ayrılmayı düşünüyordu. Sevişmek için üstelemesinin nedeni buydu.

Aradığı fırsat ailesi bir kaç günlüğüne şehir dışına çıktığında eline geçmiş oldu. Yoğun ısrarla Ebru'yu o gece kendisinde kalmaya ikna etti.

Burak ellerini vücudunda gezdirmeye başladığında o gecenin çok masum geçmeyeceğini anlamıştı Ebru. Ama bir yandan o da istiyordu masum bir gece olmamasını, kendisini sevdiğinin kollarına bırakmaya karar verdi. "Ne olacaksa olsun artık, en azından sevdiğim erkekle birlikteyim."

İlk önce dudaklarında hissetti sevdiğinin dudağını, daha sonra boynunda ve göğüslerinde, nefesinin sıcaklığı daha da artırıyordu ateşini, bütün vücudunda dolaşıyordu. Bu kadar zevk alacağını hiç düşünmemişti bu zamana kadar. Bütün korkuları yerini inanılmaz bir zevke bırakmıştı bile. O bunları düşünürken sevdiği çoktan en gizli hazinelerini sakladığı kutsalına ulaşmıştı bile. Artık doruğa ulaşması için son bir aşama kalmıştı ve artık o aşamaya geçmişlerdi...

Yatağın üzerindeki bir kaç damla kan dikkatini çekti Ebru'nun. Bu muydu yani bir kadına (Evet o artık bir kadın) namus olarak koyulan kural.
"Elimi kestiğimde bile daha çok kan akıyor."


Mutluydu Ebru ama mutluluğu uzun sürmeyecekti, bunun farkına vardığında ise artık çok geç olmuştu.

Bir süre sonra Burak anlamsız tavırlar almaya başlamıştı. Bir süredir başına bela olan bulantıları ve kusmalarına da anlam veremiyordu ve kilo almaya başlamıştı.

"Ne oldu birden bire böyle?"

Sanki mutlu olmasını istemeyen ilahi güçler bütün lanetini üzerine yağdırıyor gibiydi.

Sonun başlangıcı ise Burak'la ayrıldıkları zamana denk geliyordu tam olarak. Çocukluk aşkı terketmişti Ebru'yu. Kahrından ölmek üzereydi ama çok daha büyük bir sorununun olduğunu doktora gidince öğrenecekti.

"İki aylık hamilesiniz!"

Doktor bir çırpıda söyledi bu sözleri ama her birinin Ebru'nun kalbine saplanan kurşun olacağını eminim tahmin bile edemezdi.

Gayrimeşru bir ilişki yaşadığını bile muhafazakâr ailesine kabul ettirmesi mümkün değilken hamile olduğunu nasıl söyleyecekti ki? Tek bir çaresi vardı Burak'la konuşmak, hemen aradı eski sevgilisini...

"Yalan söylüyorsun!"

Burak, Ebru'nun hamile olduğunu öğrenir öğrenmez ilk bu cümleyi kurmuştu.

"Zaten ayrılırken aklıma gelmişti böyle bir yalan uyduracağın ama yemezler. Sen beni ilk erkeğin olarak hatırlayacaksın her zaman ama sen benim aklımda her zaman bir orospu olarak kalacaksın."

Ne kadar da delikanlıca bir davranış!

"Çocukluğumdan beridir bu şeref yoksunu insana mı aşıktım ben?"


Artık tamamen çaresizdi Ebru.

"Koskoca bir toplumun ahlak düzeyi nasıl olurda bacak arasından yukarı çıkamaz."

Tam da bunları düşünürken, önünden geçtiği bir dükkandan gelen seslere gitti kulağı. Ses televizyondan geliyordu. Kendisini din alimi olarak tanımlayan birisi, "hamile kadınların sokağa çıkması terbiyesizliktir." diyordu.

"Koskoca bir toplumun din adamı bile beynini penisinde ki küçücük kafanın içinde taşırsa, ahlak düzeyinin bacak arasında kalması gayet doğal."

Tam o anda olduğu yerde çivi gibi çakıldı kaldı Ebru. Gözleri yuvalarından fırlayacaktı neredeyse;
"Bir iki aya kalmaz benim karnım belli olmaya başlayacak!"

Böyle bir şeyi ailesine anlatmasının mümkün olmadığını biliyordu;
" Bundan kurtuluşum yok, beni öldürürler!"

Karnında bir zamanlar canından çok sevdiği adamın çocuğunu taşıyordu ve böyle bir durum dünyanın bir çok yerinde mutluluk sebebidir.

"Ama burası dünyanın bir çok yeri değil."

Yürüye yürüye falezlere kadar gelmişti. Güzel manzaraya bakarak belki biraz huzur bulabileceğini düşünmüştü. Ve aradığını buldu...

Denizden kırk metre yüksekte duruyordu ve gözleri ufuk çizgisindeydi;

"İşte aradığım huzur." dedi.

"Hayat yaptığın yanlışlar değildir, hayat yaptığın yanlışlar sonucu sana kalanlardır. Yanlış kişiye aşık olmak telafi edilebilirken yanlış kişiden hamile kalmak telafi edilemiyorsa sana kalan hayatın mutlak değeri sıfıra tekabül ediyor demektir. Sevdiği adamın gözünde bile orospu olmaktan öteye geçmemiş bir kadınım ben."

" Bu toprakların insanları sırf hamile olduğum için bile beni görmeye tahammül edemiyorken gayrimeşru bir çocuğun annesi olarak nasıl nefes alabilirim. Benim çocuğum babasının kim olduğunu sorduğu zaman nasıl açıklarım. Babasız bir çocuk olarak arkadaşları tarafından dışlanmasına nasıl dayanırım. Hiç suçu olmayan bir bebeğe bunu yaşatmaya ne hakkım var."

Kendisini falezlerden aşağı bıraktığında söylediği son sözlerdi bunlar. Kimse duymamıştı...


Ben hariç.


Ellerini bırakmam için yalvarıyordu onu yukarı çekerken. Ama bunu yapmayacağım, bir genç kadının daha namus garabetine kurban gitmesine göz yummayacağım. Onlar televizyonda ağızlarından tükürükler saçarak konuşmaya devam etsinler, kendi tükürüklerinde boğulana kadar.

Küçük Umut babasına benzemeyecek söz veriyorum.
Belki gerçek babasını ömrü boyunca tanımayacak ama eksikliğini de hissetmeyecek. Buna izin vermeyeceğim.

Ebru'ya ne oldu derseniz, mutfakta kendisi, yemek yapıyor. Sadece evimin değil gönlümün de mutfağının sahibi oldu yıllardır.

Peki ya Burak'a ne oldu derseniz, kendi bokunda boğuldu o da.
Ebru'yu terkettikten sonra evlendiği kadının kendisini aldattığını öğrenmiş.

Kadını sevgilisi ile bastığı sırada çıkan kavgada da bıçaklanmış. Komada üç gün yattıktan sonra da öldü.


(Bu arada hikaye tamamen kurgu. Bütün her şeye biraz biraz tepki var içinde...)

26.07.2013
Özgür

14 Mayıs 2013 Salı

Reyhanlı Zeynep

Sabahın köründe çalan telefon sesinden nefret ederdi Zeynep. Aslında bunun için geçerli bir sürü nedeni vardı. İstisnasız her sabah telefon sesiyle uyanıyordu çünkü. O kadar saçma sebepler geliyordu ki çoğu zaman, arayan kişiyi telefon kablosuyla boğmak istediği bile oluyordu. Ama yapmamalıydı böyle bir şeyi çünkü bulunduğu mevkii hoşgörülü olmasını gerektiriyordu.

Zeynep, 24 yaşında, 1.70 boyunda beyaz tenli, karşısındaki kişiyi diğer tüm renkleri hayatından çıkarmaya yemin ettirecek kadar güzel simsiyah saçlara ve okyanus mavisi gözlere sahip, dünyalar güzeli bir kızdı. Açıköğretim fakültesi işletme bölümünü bitirmişti. Aslında doktor olmak istiyordu ama ailesinin onu okutacak maddi durumu olmadığı için liseden sonra Reyhanlı belediyesi sosyal hizmetler daire başkanlığında çalışmaya başladı ve açıktan okuluna devam etti. Görevi yardıma muhtaç kişileri kayıtlara geçirip yardım almasını sağlamaktı. İnsanlarla iletişim içerisinde olmayı sevdiği için okulu bitirdikten sonra da burada çalışmaya devam etti. İnsanlar da onu çok seviyordu. Hoşgörüsünün ne kadar derin olduğunu bildikleri için gece gündüz demeden işleri her düştüğünde aramaktan çekinmezlerdi. Dibi tutmuş bu sistem içerisinde nadiren bulunan iyi insanlardan birisiydi Zeynep.

O sabah yine bir telefon sesiyle uyandı, yeni yardım malzemeleri gelmişti ve işin başında bir yetkili olması gerekiyordu. İzin gününde alınabilecek en kötü haberin bu olduğunu düşündü ve apar topar hazırlanmaya başladı.

İşinin çok fazla olmadığını düşünüyordu ve oradan çarşıya gidip alışveriş yapmayı planlıyordu, az sonra başına gelecek felaketten haberi yoktu.

Bir kaç dakika sonra belediye binasına yaklaştı Zeynep, sabah kahvaltısı yapmadığı için bakkala uğradı ve bir simit aldı. Bakkal Hüsnü amcayla biraz lafladıktan sonra ayrıldı dükkandan.

Tam yoldan karşıya geçmişti ki o ses ortalığı cehenneme çeviriverdi bir anda. Hüsnü amca bakakaldı sesten geriye kalanlara, şoka girmişti. Az önce konuştuğu dünyalar güzeli yerde cansız yatıyordu. Bir süre o halde kalan Hüsnü amca kendisini toparladı ve hemen ambulansı çağırdı. Cesaretini toplayarak olay yerine gitti ve gördüklerine inanamadı. Zeynep'in cansız bedeni yerde yatıyordu, patlamanın şiddetiyle kafası kopmuştu. Neler olup bittiğini hala anlamamıştı Hüsnü amca, melek gibi bir kızın canına kastedecek kadar nefretin sebebini anlamak istiyordu ama nafile, çünkü herkes onun gibi olan bitenden habersiz ve çaresizdi.

İsyan ediyorlardı olanlara, kendilerinin olmayan bir savaşın cezasını çekenler, bunu onlara yaşatanlara isyan ediyorlardı. Bu kıyametin sebebi olanlara isyan ediyorlardı. Hepsi memleketlerinde yaşıyordu çünkü. O kadar öfkelilerdi ki gerekirse göğüs göğüse dövüşüp ölmek pahasına olsa bile onları def edeceklerdi topraklarından. Ama polis izin vermedi. Kendi halkını koruyamayan polis, başka bir ülkenin teröristini koruyabiliyordu. 24 yaşında, cennetin bahçelerini göğsünde taşıyan dünya güzeli bir kızın ve diğer yüzlerce kişinin daha kanında parmağı vardı hepsinin.

Masum insanlara kıyacak kadar gözü dönenlere lanet ederek evine döndü Reyhanlı halkı. Çaresizce, bütün şerefsizlerin hesap vereceği günü beklemeye koyuldular.
Kinlerinin ve nefretlerinin her gün biraz daha büyüyeceğinin hepsi de farkındaydı...

(Aslında ben milletvekillerine ayrıcalık getiren yasa ve maaş zamlarıyla ilgili eğlenceli bir şeyler yazacaktım ama Reyhanlı patlaması ve bir taraftarın öldürülmesi olayları geldi üzerine. Yazıklar olsun böyle gündeme de böyle gündem oluşturanlara da...)

13.05.2013
Özgür

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Kanlı 1 Mayıs Kadar Kanlı Bir Mayıs



Bugün her yerde 1 Mayıs kutlamaları vardı, İstanbul hariç. Oradaki 1 Mayıs meydan muharebesi oldu. Bir sürü yaralı var ama asıl önemlisi 17 yaşındaki bir lise öğrencisi, bildiğim kadarıyla hala ölüm riski var...

Ben bugün biraz Şahan Gökbakar'a değinip bir iş görüşmemi anlatacağım.
Şahan Gökbakar Twitter'dan bayağı bir giydirdi Taksim'e girmeye çalışanlara, olayların sorumlusu olarak dayak yiyen kalabalığı görüyor. Güçlünün yanında olmak kolay tabi. Bir de, oradakilerin işçiye benzemediğini 20'li yaşlarda yüzü kapalı gençler olduğunu söyledi. Terörist iması yaptı yani. Ben o insanların biber gazının etkisini azaltmak için yüzlerini kapattıklarını akıl etmediğini düşünmüyorum, çünkü Şahan zeki bir insan. Benim anlamadığım 1 Mayıs'ı sadece işçiler kutlar diye bir vahiy mi geldi?
Oradaki insanlar zaten işçiler 1 Mayıs kutlayabilsin, patron hegemonyası bitsin diye mücadele veriyorlar. Bir de işçiye benzemiyorlar ne demek arkadaş, geçmişte zencilerin köle yapılması gibi işçilerin de böyle belirli bir fiziksel farkı mı var?

Aslında kafasında bir işçi imajının belirmesinin sebebi belli, bunun kendisi de farkında. Asgari ücretle çalışan birisinin yeni kıyafetler, takım elbiseler giymesi mümkün değil, o yüzden oradakilerin işçi olmadığını iddia ediyor.

Bende bir iddia da bulunuyorum milyonlarca kişi asgari ücret aldığı halde, o paranın tamamını kendisi veya ailesi için harcamıyor, bir kısmını iş yerinin sorumluluğunda olduğu halde yapmadığı harcamalara harcıyor.
Çünkü böyle bir şey gördüm.

Bir iş görüşmesine gittim. Paraya da inanılmaz ihtiyacım var, kredi kartıma haciz gelmek üzere. İlk söylediği şey asgari ücret veririm demek oldu. Ben yüksekokul mezunuyum, teknikerim, tecrübeliyim falan muhabbetine girmedim paraya çok ihtiyacım var çünkü, kabul ettim. Sonra devam etti, "yemek vermem, işe de kendi imkanlarınla gider gelirsin." diye. Ben hesap ettim şimdi, her gün 2 liralık döner yesem ayda 60 lira yapar. Sabah akşam otobüse binince de ayda 105 lira da o toplamda 165 lira. Bana kalan 600 lira civari bir şey. İş olmadı tabi ama bir çok insan bu şartlarda çalışıyor. Şimdi bu işçi ev kirası mı ödesin, ev mi geçindirsin, üstüne başına kıyafet mi alsın?
İnsanların kafasında bir işçi imajı oluşması gayet normal.

Bakanın dediği gibi, 800 lira büyük para geçinirsiniz. Çünkü işçi sınıfına verilecek para daha önemli yerlere harcanıyor, biber gazı gibi.

Bugün işlenen insanlık suçlarına girmedim bile. Çünkü ambulans, hastane gibi yerlere, evlere, apartman boşluklarına, camlardan evlerin içlerine, insanların yüzlerine gaz sıkılmasına girersem düşünce suçlusu ilan edilirim.


01.05.2013
Özgür