21 Aralık 2012 Cuma

Cevab Veremedi

Kanuni Sultan Süleyman'ın hepinize selamı var, "birilerine söyleyin benim haremimle uğraşıp durmasın, becerebiliyorlarsa kendileri de yapsın." diyor. He bu arada kıyamet ilk bizim orada koptu, bu mesajı da Cennetten yazıyorum. Burada havalar mükemmel, görmeyi hayal ettiğiniz herkesle bizzat tanıştım Fatih Sultan Mehmet'le aramız çok iyi mesela, gemileri karadan yüzdürmeyi nasıl akıl ettiğini anlatacak ilerde.

Mimar Sinan ile ortak proje fikirlerimiz var. Cennet'in tam ortasına Şadırvan yapıyor bir tane, o bitince Çamlıca tepesine ve Taksim'e Camii yapacağız. Fikri ben verdim çok hoşuna gitti. Darwin'i gördüm iki saat önce yanında bir dişi maymun vardı. Sordum "bunu niye gezdiriyorsun yanında?" diye, "evrim geçirmesini bekliyorum, sonra evleneceğiz." dedi. Yazık garibim yalnızlıktan çıkarmış sırf Evrim Teorisi'ni. Einstein tam karşımda oturuyor, izafiyet teorisini geliştirmeyi düşünüyormuş, ben de kafasını karıştırmamak için çok konuşmadım.

Leonardo Da Vinci'yi gördüm iki sokak önce. "Hacı senin için İlluminati üyesi diyorlar" dedim, "kanka hurafe onlar inanma" dedi. "Bana mutluluğun resmini çizebilir misin Leo?" dedim, "mutluluk içimizde" dedi. O da felsefeye vermiş kendini yazık. Nicola Tesla'yı gördüm tokalaşayım dedim elektrik çarptı, kaçtım bende. Bir kaç sokak öteden bir patlama sesi geldi hemen uçtum gittim sesin geldiği yere, (bu arada siz bilmezsiniz burada bir yerden bir yere uçarak gidebiliyorsunuz, çok zevkli oluyor.) Adolf Hitler Cennet'e gizlice girmeye çalışan bir Yahudi'yi yakalamış. Adamlar burada bile sahtekarlık peşinde yani. Hitler'e Yahudileri Cennet'e sokmama görevi verilmiş.

Noel Baba'yı da gördüm, çocuğun birine şeker vermeye çalışıyordu. Hiç öyle ak sakallı falan değil bildiğin kapkara bir şey adam. Yıllarca bizi yemişler meğer. Ak sakal demişken Ak sakallı Dede'yi de gördüm, önüne gelene numara dağıtıyor. "Dede bunlar ne numarası!" dedim, "Yolda gördüğüm kapı numaraları oğlum dedi." yıllarca bizimle maytap geçmiş meğerse. Deniz Gezmiş hepinize selam yolladı, ama size biraz kırgınmış, "uğruna can verdiğimiz emanetimize sahip çıkmadılar." dedi.

 Lidya'lı bir kaç kişiyle tanıştım, "Usta dünyada sizin arkanızdan pek rahmet okumuyorlar." dedim, "sorma birader biz de yediğimiz haltın farkına geç vardık." dediler. Parayı bulduklarına bin pişmanlar yani. Tavus Kuşu gibi bir adam gördüm dolaşırken, "Abi sen ne ayaksın ?" dedim, "Kızılderiliyim." dedi, "Hacı Kızılderililer Türkmüş diyorlar doğru mu?" dedim, "Ne alakası var lan!" dedi. Baltayla ortadan ikiye yaracaktı zor kaçtım valla.

 Afrodit misali taş gibi bir hatun gördüm, Afroditmiş meğer. Bir gün evine çay içmeye davet etti beni.

 İnanmayacaksınız ama Maya takvimini hazırlayan amcayı gördüm. Dedim "amca neden bu tarihte bıraktın takvimi?" "Bırakmadım oğlum öldüm." dedi. Meğer adam takvimi hazırlarken kalp krizi geçirip ölmüş, o ölünce de arkasında yetişmiş eleman olmadığından kimse bitirememiş takvimi. Sonra da beceriksizliklerini örtmek için böyle bir hikâye uydurmuşlar.

Tam benim eve girecektim ki bir de ne göreyim,
Atatürk!
Hiç bir şey diyemedim utancımdan. Başımı eğdim öne.
Atatürk karşıma geçti ve dedi ki; Ben bu ülkeyi tek başıma kurmadım. Senin büyük büyük dedelerinin, hepinizin atalarıyla beraber kurdum. Hepsi siz mutlu, huzurlu bir gelecek yaşayın diye gencecik yaşta, çocuk yaşta öldüler. Siz, bizim bıraktığımız yerden ileriye taşıyacağınıza hep geriye götürdünüz. Eğitim seviyenizi geliştireceğinize sahte hocalara, üfürükçülere, şarlatanlara bel bagladınız. En önemlisi de sizi yönetenlerin gaflet, dalalet ve hıyanet içinde olduğunu görmezden geldiniz. Vatanımızı emanet ettiğim gençlerin bu hale geldiğini göreceğime yok olsaydım keşke, çok yazık çocuk çok yazık! dedi.

21Aralık 2012 kıyameti yukarıda yazdığım ve tamamen benim uydurduğum hikâye kadar hikâyedir. Ama en son kısım durup düşünmeye yeterlidir bence...

21.12.2012
Özgür

13 Aralık 2012 Perşembe

İyiler Kazanır... mı?

Bir klasik vardır iyiler hep kazanır kötüler kaybeder diye. Genellikle sinema ve dizi sektörünün ekmeğini yediği bir durum bu bence. Belki uzun vadede düşünürsek doğrudur, iyiler bir şekilde kazanıyor ama kilit nokta da burası zaten, iyiler bir kere kazanıyor.

Kazanana kadar kaybedilenler, verilen tavizler, boşa giden umutlar hep insanın içini çürütüyor. İyiler ilk başta ki kadar iyi olmuyor artık, içindeki canavar kıpırdanıyor bir kere.

Yine dizi sektöründen yürüyelim, kötü niyetli karakterler, onlarca bölüm iyi niyetli insanların iliklerini kuruturlar, varını yoğunu ellerinden alırlar, en son bölümde de ölürler.
Ee ne oldu şimdi iyi niyetli olanlar mı kazandı?
Bence iki karakter de kaybetti ama iyi olan daha çok kaybetti. Onlarca bölüm cefa çekti, süründü, sinirlendi ve kaybetti.
Kötü niyetli olan da onlarca bölüm sefasını sürdü, keyfine baktı sonra da kaybetti.

Silivri, uzun soluklu bir dizi film. Orada kötüler kaybedecek.
Ama en çok da iyiler kaybedecek.

Bütün bunları biliyoruz ve biz yine de iyi olmaktan vazgeçmiyoruz...
Özgür

26 Kasım 2012 Pazartesi

Ölümü Düşünmek


(En baştan anlaşalım, senin daha yaşın kaç? Bunları düşünmek için daha çok erken falan diye girmeyelim söze. Ölümün yaşı olmaz.)

Süheyla'yla başlayalım eğlenceli bir giriş olsun.

Bak Süheyla bunlar Ateş Böceği.

Sanma ki bunlar ışık saçan güzel varlıklar,
Bunlar; günahları götüne vurmuş yaratıklar.
Cehennemde yanacaksın dedikleri işte bu Süheyla.
Çakacaklar götüne kibriti,
"Yandım anam" diye böyle dolanacaksın işte.
Sonra iki tane zibidi gelip seni göstererek,
"Bak aşkım Ateş böcekleri ne güzel ışık saçıyor." diyecek.
Gördün mü Süheyla bak,
"Ateş böcekleri ne güzel ışık saçıyor!"

Arada bir yeni blogların keşfine çıkıyorum boş kalırsam. Yeni bloglar izlemeye alıyorum ve genellikle eski yazılarını okuyorum. Yine bu operasyonlarımdan birisindeyken bir yer keşfettim okumaya başladım, okurken bir yazısına denk geldim, blog sahibi ameliyat olmuş ve ameliyattan çıktıktan sonra da (muhtemelen hastaneden) bir yazı girmiş iyi olduğunu falan yazmış. O yazıdan bir kaç gün sonra bir yazı daha girilmiş, bu sefer blog sahibinin kardeşi yazmış, abim şöyle iyi bir insandı böyle efsaneydi falan. Blogun sahibi kişi vefat etmiş son yazısını girdikten bir kaç gün sonra. Blogunu şu anda kardeşi kullanıyor, onun ismini devam ettiriyor.

Bu konunun aklıma düşmesi de tam olarak yukarıda anlattığım enstantaneden sonra olmadı. Böyle şeylere ihtiyacım yok ki benim, ben doğduğum günden beridir ölümü düşünüyorum zaten. Ki doğduğum günden beridir ölmek için yaşıyorum, aldığım her nefes, attığım atamadığım her adım beni ölüme biraz daha yaklaştırıyor.

Sanatçılarda eserlerini miras bırakma kaygısı olur ya, işte onun gibi bir şey benim bu yazıyı okuduktan sonra kafama takılan. Mesela ben ölsem kimin haberi olur içinizde?
Hadi diyelim ki burası sanal dünya, telefon rehberimde kayıtlı olan arkadaşlarımın, yani beni kanlı canlı gören insanların bile haberi olmaz uzunca bir süre...

...

Anlayacağınız ben ölürsem, hayatımdaki herşey bu yazı gibi yarım kalacak. İşin en güzel tarafı da hiç kimsenin bu yazının geri kalan kısmını merak etmediği gibi veya hiç kimsenin bu blogda acaba yazacak başka neyim vardı merak etmediği gibi hiç kimse ölmeseydim neler yaşayacaktım bunu merak bile etmeyecek.
Yani benim arkamda adımı yaşatacak hiç kimse olmayacak. Ben gerçek manada ölmüş olacağım.

O zaman Allah Rahmet Eylesin Bana.
Ruhuma El Fatiha.

Özgür

31 Ekim 2012 Çarşamba

29 Ekim

29 Ekim nedir?
Nasıl kutlanır?
Cumhuriyet'e nasıl sahip çıkılır?
Kaç kişi Cumhuriyetine sahip çıkar?
Kaç kişi Atasına sahip çıkar?

29 Ekim 2012 gününün ders konusuydu bunlar. Tam 300bin tane öğretmen vardı orada. Cumhuriyet dersi verdiler o gece. Ama eminim ki bir kesim insan hala o dersi almamakta ısrar edecekler. Ki zaten derse katılmayarak devamsızlıktan sınıfta kaldılar.

Hangi ilde ne oldu bilmem. Ben Antalya'da yaşıyorum, Antalya'yı bilirim.
O gece Antalya nufüsunun 3'te 1'i Cumhuriyet Meydanı'ndaydı. Cumhuriyet'e, adını taşıyan yerde sahip çıkmışlardı.

Birisi 29Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını engellemek mi dedi?
İyi engellediniz aferin.
Tarihimiz boyunca belki de hiç bu kadar kalabalık kutlama olmamıştır...

Teşekkürler hepinize, uyuyan devi uyandırdığınız için.
İzinde olan halkı Atamızın izine geri döndürdüğünüz için.

Özgür

26 Ekim 2012 Cuma

Korkularım, Takıntılarım, Bağımlılıklarım

Ödül postu dönüşü yaptım yine. Ben kimim ki acaba?

Ben delikanlı adamım hiç bir şeyden korkmam tarzı zırvalamayı düşünmüyorum. Korkarım. Ama sırf somut şeylerden korktuğumu söyleyemem. Örneklemeye başlayayım en iyisi;

En büyük korkularımın başında yalnızlık gelir. Günahım çok demek ki hep yalnız kalıyorum, Cehennem azabını ben  burada çekiyorum galiba.
Kurtulmak için çeşitli çabalarım oluyor ama boşa kürek çekmek deyimi benden türemiş, çaresiz kalıyorum bu konuda...
Bir diğer korkum mezarlıklar. Yok ya ölüden falan korktuğum yok, mezarı açıp içindeki meftayı da çıkarabilirim, içine yine mefta da yerleştirebilirim. Ama ben genel olarak mezarlıklardaki negatif enerjiden korkuyorum. Sanki orası yasaklı bölgeymiş gibi geliyor. Yenmek için bir çaba sarfetmiyorum. Gerek yok zaten, hepimiz bir gün oranın yolcusuyuz...
En belirgin korkum da benim. Evet kendimden korkuyorum. Aşırı duygusallık her zaman iyi olmuyor. Duygusallıkla ağlaklık birbirine karıştırılmasın kızgınlık da bir duygudur ve ben hepsini yoğun yaşıyorum. Pire için Deve keserim gözüm arkada kalmaz bile...

Pek takıntılı birisi olduğumu düşünmüyorum ama takıntıdan sayılırsa bir kaç özellik mevcut.
Anahtar, kimlik, cep telefonu üçlüsünü yanıma almadan dışarı çıkmam. Ben kötü bir takıntı olduğunu düşünmüyorum o yüzden çözüm arayışına girmiyorum bu konuda.
Kazanma takıntım var. Bir şeyi sürekli kaybediyorsam kazanana kadar uğraşırım, kazanamazsam da bu sinire dönüşür. Bu konudaki en belirgin kaybedişim İddaa bence. Yahu bir kupon hep tek maça yatar mı? Neyse, bunu da değiştirmek için bir çabam yok...
Bir de müzik takıntım var. Yatarken, kalkarken, duştayken, tuvaletteyken her yerde müzik dinlemek istiyorum. Söylemeyi de severim, sesim de güzel sayılır yurofüsyon birincisi olacak düzeydeyim yani... Bunu da düzeltmek için bir çabam yok.

Bağımlılıklarım da belirgin aslında blogumda yazdıklarımdan da anlaşılabilir...
Mesela Atatürkçülüğe bağımlıyım. Atatürk'ü ilahlaştıranlara sinir oluyorum ama onun çizdiği yoldan gitmeyenlere de sinir oluyorum. Atatürk'ün fikirlerinin doğruluğunu yanlışlığını tartışacağımıza açtığı yolu genişletip büyüterek ilerleseydik şu anda dünya üzerindeki söz sahibi ülkelerden birisi olurduk. O patika yol otoban olurdu şimdiye kadar...

Bir diğeri Beşiktaş. Biz sevinmek için sevmedik. Barcelona'ya kök söktüren, izlerken zevkten dört köşe eden, bir nevi orgazma ulaştıran basket takımını izledikten varsın yenilsin. Sonuç önemli mi Beşiktaş ruhu var sahada...
Feda...

Bir diğer bağımlılığım ailem. Hiç kimse veya hiç bir şey annemden, babamdan, ilerde nasip olursa eşimden, çocuklarımdan daha üstün değildir, olmayacak.

Ödülü bana ortalayan ve gol atmamı sağlayan T.İ.O abime saygılarla yayınlıyorum.

Ayrıca da herkesin Kurban bayramını ve 29 Ekim Cumhuriyet bayramını kutluyorum.


Özgür