30 Ocak 2010 Cumartesi

Bir Dumur Hikayesi 2

...

Aradan bir iki ay geçmiş, Murtaza okulun en aktif öğrencisi olmuştu. Herkesle konuşuyor, muhabbet ediyor, şakalaşıyordu. Yurdun kantinine indiğinde, her masadan birileriyle muhabbet edebiliyor, oturduğu masada hiç yadırganmıyordu. Düriye bunun farkındaydı. Okulun en yakışıklı çocuğuyla birlikteydi ama çocuk Düriye’yi deli gibi elinde oynatıyordu. Kız bu durumdan çok şikayetçi olmuş olacak ki bir süre sonra ayrıldılar.


Okulun başlamasının ardından koskoca bir dönem geçmiş, vizeler bitmiş finaller başlamıştı. Murtaza’nın bölümünün en zor derslerinden birisinden sınavı vardı ve odasında deli gibi ders çalışıyordu. Gece saat üç civarıydı telefonunun mesaj zili çaldı. Gecenin saat üçünde gelen mesajın pek hayra alamet olmayacağını düşündü Murtaza. O saatte hiçbir operatör otomatik mesaj atmazdı. Kargaların bile bokunu yemediği saatte birisi onu işletecek de değildi.

Mesajın ne olduğunu merak ediyordu ama okuyamıyordu Murtaza. Çünkü telefonu taş devrinden kalmaydı. Ekranı bozuk olduğu için ne mesaj çekebiliyordu, ne mesaj okuyabiliyordu, ne de gelen aramaların kime ait olduğunu görebiliyordu. Sim kartındaki bütün numaraları ezberlemişti arama yapacağı zaman ezberden yazıyordu. Ancak bilmediği bir nokta daha vardı ki bunu da o gün öğrenmiş oldu. Telefonunun kulaklığı da bozulmuştu ve karşısındakinin cinsiyeti ne olursa olsun ses çok kalın bir erkek sesi gibi geliyordu.

En sonunda merakına yenik düştü Murtaza sim kartı çıkarıp arkadaşının telefonuna taktı. Gelen mesajı okudu, mesajda şu şekildeydi;

“Selam Murtaza, hakkımda ne düşünürsün bilmiyorum ama ben seni çok seviyorum.”

Murtaza inanmadı. Birilerinin kendisini işlettiğini düşünüyordu. Mesaja cevap yazdı;

“ Kim olduğunu söylersen bir şeyler düşünürüm belki.”

Cevap gecikmedi;

“ Kim olduğumun önemi yok. Seni sevdiğimi bil yeter.”

Murtaza’nın arkadaşı dırdır edip duruyordu, “annem arayacak ver artık telefonu” falan diye.
“Benim telefonu kullan iki dakikalığına” dedi Murtaza.
Arkadaşı, “ Lan o takozu nasıl kullanayım ver benim telefonumu” dedi.
Murtaza çok sinirlendi, “ Al lan telefonun kıçına sok” dedi verdi.

Mesajı çeken numarayı bir kağıda yazmıştı. Sim kartı telefonuna taktı ve numarayı aradı. En son 3 kontörü kalmıştı ve kendisiyle dalga geçildiğinden emin olduğu için onu da küfür etmek için kullanacaktı. Numarayı aradı;

- Kimsin sen?
- (Bozuk kulaklıktan gelen erkek sesine benzeyen kadın sesi) Ya kim olduğumun önemi yok.
- (Karşısındaki sesin bir erkek sesi olduğuna kanaat getiren Murtaza) Ulan senin ben taa a..na k..yarım. Yarın çok önemli sınavım var deli gibi ders çalışıyorum dalga geçmenin sırasımı lan top. Ulan bak yakalarsam seni s..rim.

Dıt dıt dıt dıt dıt dıt dıt dıııııııııııııt.


Kontörü bitmişti Murtaza’nın. Daha anasından girip sülalesinden çıkacaktı ama kontör izin vermedi. Telefonu kapatıp dersine geri döndü Murtaza.

O günü de unuttu gitti Murtaza. Sınavlar bitmiş okul tatile girmişti. Koskoca bir aylık sömestr bittikten sonra okul yeniden açılmıştı. Düriye’nin bölümünü merkez kampüse taşınacaktı. Onların eğitiminin devamı oradaydı çünkü. Herkes birbiriyle vedalaşıyordu. Murtaza o bölümden hiç kimseyi tanımadığı için kantinde oturuyordu. Ancak ilginç bir olay oldu ve Düriye gelip Murtaza’ya sarıldı ve “Her şeye rağmen hakkını helal et” dedi. Murtaza neler olup bittiğini hiç anlamamıştı. Okul hayatı boyunca tek bir kelime bile konuşmuşluğu yoktu Düriye ile ne hakkından bahsediyordu ki?

“Helal olsun” dedi kısık bir sesle. Anlam veremediği için soğuk duruyordu biraz. Düriye arkasına baka baka dönüp gitmişti. Murtaza’da yerine oturup hayatına kaldığı yerden devam etmeye başlamıştı. Ama Düriye’nin neden dönüp dönüp arkasına baktığına da bir türlü anlam veremiyordu.
“ Niye hakkını helal et dedi lan bu kız bana?”

Bir gün odasında otururken telefonu aklına geldi Murtaza’nın. “ulan şu takozu bir tamir edeyim ya” dedi kendi kendine. Çıkardı takımları söktü dağıttı telefonu. Ekranın bağlantılarını, telefonun tuş takımlarındaki tozları başta aşağı her yeri temizledi kolonyalı mendille. Tertemiz yaptı ve topladı telefonunu. Taktı sim kartını ve açtı. Bir de ne görsün ekran düzelmişti. Mesaj kutusunda 60 küsür tane okunmamış ileti vardı. Ama içinden iki tanesi dikkatini çekmişti. Numaralar tanıdık geldi. Okul kapanmadan önce küfür ettiği numaralardı bunlar. İlk mesajı açtı önce. Şunlar yazıyordu,

“ Senin diğer erkeklerden farklı olduğunu düşünmüştüm ama hayvanın tekiymişsin.”

Anlam veremedi bu mesaja. Ulan hem ibne, hem de bana diğer erkeklerden farklısın diyor diye düşündü. Sonra ikinci mesajı açtı;

“ Sırf merak etme diye söylüyorum ben Düriye”

Murtaza o an anladı Düriye’nin kendisinden niye helalik almaya geldiğini. Baştan beridir kendisine ayı diyenin de o güzel kız değil bu Düriye’nin olduğunu da anladı.

Kendisine ayı dediği için ağzını burnunu kırmak istediği kız aşık olmuştu Murtaza’ya. Ve hiç farkında olmadan aylar önce moralinin bozulmasına neden olan olayın intikamını almıştı.

Sanki bütün dünya dertlerini çözmüş kadar rahatladı Murtaza. Eğer karşısındakinin kız olduğunu bilseydi hayatta küfür etmezdi. Belki de sırf o günün intikamını aldırmak için bozulmuştu telefonun kulaklığı. İlahi adalet dedikleri buydu galiba.

Sonuç olarak, dünya da erkek bitse bile onunla çıkmam diyen kız, Murtaza’ya aşık olmuştu.
“Bırak şu ayıyı” dediği adama aşık olan Düriye, aylar önce yaptığı hakaretin karşılığında daha büyük hakaretlere maruz kalarak iki kere dumur olmuştu.
Aslında Düriye, Murtaza’ya aşık olmamıştı. Onun kafasındaki düşünce, Murtaza’nın etinden, sütünden faydalanmaktı. Aylarını geçirdiği o üniversiteye ziyarete geldiğinde çevresi geniş birileriyle takılıp yalnız kalmamak istiyordu. Ancak Murtaza kendisini dumura uğrattığı için planları suya düştü ve diğer arkadaşları her hafta sonu gelirken, Düriye mezun olana kadar bir kere bile fakülteye ziyarete gelemedi...


Not: Bu hikayedeki kişi ve kurumlar tamamen gerçektir. Sadece isimlerini değiştirdim.


26.01.2010-27.01.2010
Mr_Lonely

 

27 Ocak 2010 Çarşamba

Bir Dumur Hikayesi 1


Murtaza üniversiteye yeni başlamış ve yurtta kalan bir gençtir. Fiziksel olarak iri yarı bir yapıya sahiptir. Kilolu ama hantal değil, el becerisi iyi, sportmen yapıya sahip birisidir. Duygusal olarak çok utangaç, sessiz, damarına basılmadığı müddetçe etliye sütlüye karışmayan bir tiptir. İnsanlarla kolay kolay iletişim kurmaz, ancak ortamını kurduğunda da etrafına hep neşe saçar. İşte bu yazı Murtaza’nın başından geçen garip bir olayı konu almaktadır.

Okulun ilk haftalarıydı, Murtaza oda arkadaşlarıyla uyumunu sağlamış, ortamını kurmuş vaktini geçirmektedir. Daha okul henüz yeni başlamış olmasına rağmen herkes birer sevgili edinmiş bir tek Murtaza yalnız kalmıştır. Hayatı boyunca lanet ettiği özelliği utangaçlığı ve biraz da insanları tanımak istemesi dolayısıyla yalnız kalmıştır. Bir gün yurdun kantininde otururlarken, oda arkadşlarından birisinin kız arkadaşı der ki;

- Lan Murtaza bu yalnızlığın valla içime dokunuyo. Yok mu hoşlandığın birisi?
- Yok ya. Ben daha kimseye sevgili gözüyle bakmadım...
- Bak ben sana bir kız ayarlayayım, bildiğin bir içim su.
- Sen bana kız mız ayarlayamazsın.
- Emin misin? Var mısın iddiasına?
- Sen bana kız ayarlayabil ne istersen yaparım...
- Tamam lan. Yarın ayarlayacağım kızı göstericem sana.

O gün öyle geçer gider. Sabah olur. Aşağıda kantinde toplanılıp hep birlikte okula gidilecektir. Herkes gelir ve yola koyulunur. Şans eseri de kızın Murtaza’ya ayarlayacağını söylediği kişi iki metre önlerinden gitmektedir. Arkadaşı Murtaza’ya kızı gösterir;

- Murtaza bak şu kızı görüyor musun?
- Eee.
- İşte o kız ileride sevgilin olacak.
- Ya bir yürü git işine. Ben senin bana bir kız ayarlayabileceğin ihtimalinin bile olmadığını zaten biliyorum da, o kızı ayartman imkansız.
- Hadi ordan. Görürsün bak.
- Sen o kızı benim sevgilim yap, her istediğini iki kere yaparım..
- Tamam lan.

Evet anlaşıldığı üzere kız manken gibi bir şeydir. Bırak Murtaza’nın sevgilisi olmayı, yolda görse yüzüne bile bakmaz. Zaten arkadaşı da Murtaza’ya oyun oynamıştır. O kızla konuşmamış, başka birisiyle konuşmuştur. Kızın adı Düriye;

- Kız Düriye nassın.
- İyiyim sen nassın.
- Şşşş. Sana bişi dicem. Bizim Murtaza var ya o senden hoşlanıyormuş.
- Murtaza kim ben tanımıyorum ki, göstersene bana bir ara beğenirsem neden olmasın.
- Tamam akşam kantine inecekler, kapıdan gösteririm sana.
- Tamam.

Akşam olur ve herkes kantine iner. Dünyadan habersiz olan Murtaza arkadaşlarıyla sohbet etmektedir. Arkadaşı da Düriye’yi kantinin kapısının önüne getirmiştir. Kapının aralığından Murtaza’nın bulunduğu masayı gösterir;

- Bak kız Düriye görüyor musun? Şu hafif iri olan çocuk.
- Ay yuh sana be. Bana bu Ayı’yı mı layık görüyorsun? Git söyle ona piyasada erkek bitse bile ben o ayıyla
çıkmam.
- İyi tamam.

Arkadaşı gelir Murtaza’ya olayı olduğu gibi anlatır. Kelimesi kelimesine. Murtaza kendisine ayı denmesine
çok kızmıştır. O an o kız oralarda olsa kafasını gözünü kırar, ağzıyla burnuna yer değiştirtebilirdi. Morali çok bozulmuştu. Kızın zaten kabul etmeyeceğini biliyordu ama onun zoruna giden kendisine ayı denmesiydi. Her türlü şakayı kabul eder hoş karşılardı Murtaza ama hakareti ve fiziksel özellikleriyle dalga geçilmesini hiç sevmezdi.

Ancak bilmediği nokta kendisini reddeden kişinin, merdivende gördüğü o manken gibi kızın olmadığıydı. Murtaza’yı reddeden Düriye, fiziksel olarak Murtaza’dan daha kısa boylu ve daha kiloluydu. Çok hantal bir yapısı vardı. Penguen gibi yürüyen bir insandı ve Murtaza Düriye’nin bu şekilde yürümesiyle insanların dalga geçtiğine birkaç kere şahit olmuştu.

Kader kısmet bu ya Düriye okulun en yakışıklı çocuğuyla birlikte olmaya başladı. Murtaza hala yalnızdı, ama yalnızlıktan kurtulmak gibi bir çabası da yoktu. Yurda, okulu adam akıllı okumak için yerleştiğini ve dönem uzatmadan okulu bitirmek istediğini söyleyip duruyordu. Zaten başından geçen bu olayı da unutup gitmişti derslerine konsantre olmuştu.

...

Devamı Var...  



23 Ocak 2010 Cumartesi

Kozmetik Masalları

Bir varmış bir yokmuş
Pireler berber iken, develer tellal iken, Bihter’in annesinin eteğini çekiştirirdiği, Behlül’ün, Nihal’le doktorculuk oynadığı, Ali Rıza Bey’in henüz daha ilk kalp krizini geçirdiği dönemlerde bir ülke varmış.
Hem jeopolitik, hem politik, hem stratejik, hem de anti alerjik yönden çok önemli bir devletmiş.
Kırlarında çiçekler açar, böcekler suni döllenmeye katkı sağlarmış. İnsanları çalışır ailelerine bakarlarmış. Ordusunun varlığı tüm halkına güvende olma duygusunu hissettirirmiş.

İşçiler, her gün evlerine manavdan aldıkları nevalelerle gider, memurlar kasaba uğramadan eve gitmezlermiş. İnsanlar rüşvet nedir bilmezlermiş. Henüz, “Benim Memurum İşini Bilir” denmemiş.

İnsanlar mutlu ve mesut, dostluk ve kardeşlik içinde yaşarlarken bu hayaller ülkesine bir gün kötümü kötü birisi gelmiş. Geldiği gün güneş kıçını dönmüş gitmiş, ülkeyi bir soğuk hava dalgası kaplamaya başlamış. Daha sonra kardeşlik duygusu ortadan kalkmaya başlamış. İnsanlar ırk ayrımı, mezhep ayrımı yapmaya başlamışlar.

Daha sonra insanların iyice azalan huzurları tamamen kaçırılmış, işçilerin evlerine üç kuruş para sokmalarını sağlayan fabrikaların hepsi özelleştirilip kapatılmış. Önce sendikal hakları ellerinden alınmış, sonra kadrolarına bile bakılmaksızın sokağa atılmışlar. Açlık grevi yapmak zorunda bırakılmışlar.

Daha sonra, memurlar, kadrolu değil sözleşmeli olarak atanmaya başlamış, neredeyse asgari ücret düzeyinde çalıştırılmaya başlanmış, zaten zor olan geçimlerine iyice darbe vurmuş açlığa sürüklemişler. “Benim Memurum İşini Bilir” zihniyeti artık yerini “Benim Memurum Açlıktan Ölmez” zihniyetine bırakmıştır.

Daha sonra sağlık sektörüne el atılmış. Önce eczacılar, sonra doktorlar insanlığına isyan edecek noktaya getirilmişler. Zaten açlıktan kırılan halka hiçbir doktor çare bulamayacakmış, o yüzdende boşuna doktora para vermek istememişler. İnsanlar nasıl olsa açlıktan öleceklermiş, niye boşuna ilaç parası verilsin ki diye düşünerek eczacıları da devre dışı bırakmışlar. İlla ki ilaç isteyen varsa gitsin marketten karpuz seçer gibi ilaç seçsin, rengi, şekli hoşuna gideni alsın demişler.

Aslında en önemli darbeyi, halkın en güvendiği yerden vurmuşlar. İlk önce terörist saldırıları ordunun yapmış olabileceğini iddia edip yıpratmışlar. Terör örgütü “biz yaptık saldırıyı” demesine rağmen, “hayır siz yanlış biliyorsunuz siz yapmadınız” demişler. Sonra askere sivil yargı yolunu açmışlar. İlk başta çok isabetli bir karar olarak görmüş insanlar bunu, herkes yargılanabilmeli demişler. Daha sonra, bilgisayar parçası almaya giden askerleri başbakan yardımcısına suikast planı yapmakla suçlamışlar. Tesadüfen başbakan yardımcısının evinin önünden geçen askerleri kağıt yiyen ucubeler olarak halka tanıtmışlar. Ve hemen ardından devlet sırrı olan belgelerin bulunduğu odaya hakim göndermişler. Orduyu darbecilikle suçlamışlar, yıprattıkça yıpratmışlar.

Daha sonra yakalanan askerlerin kağıt yiyen ucubeler olmadıkları, normal insan oldukları anlaşılmış. Daha sonra başbakan yardımcısının call of duty oyunu ile gerçek hayatı birbirine karıştırdığının farkına varmışlar. Bu arada kozmik odaya giren hakim gizli belgeleri didik didik etmiş. Bütün gizli kalması gereken sırları ortalık malı haline getirmiş.
Kendisine suikast düzenleneceğini sanan başbakan yardımcısı meğerse kozmik odayı da kozmetik oda zannediyormuş. İçeriye giren hakimin de makyaj yaptığını zannediyormuş.

Günlerden bir gün Anayasa Mahkemesi, askere sivil yargı yolunu açan düzenlemeyi iptal etmiş. Hiçbir sivil hakimin ordu mensuplarına müdahale edemeyeceğine karar vermiş. Tesadüfe bakın ki bu karar tam da kozmetik odasına giren hakimin makyajını bitirmesinin ertesi gününe denk gelmiş. Orduya ait devlet sırrı niteliğindeki tüm bilgiler ortalık malı olmuş.
Rivayete göre bu ülkenin üzerindeki kötülük hala devam etmekteymiş.

Gökten üç elma düşmüş. Açlıktan kıvranan halk üç elmayı bölüşeceklermiş ki başbakan elmalara el koymuş.
Neden mi?
Vergi borcu kardeşim...

(Yukarıdaki yenilikleri farketmişsinizdir. Blogger'ın yeni özelliğini kullanarak sayfalar oluşturdum. Bazıları yoruma açıktır. Lonli ve Yetişim kısmını güncelledim. Beni daha yakından tanımanızı sağlayacaktır. Ayrıca Derin Sözler olarak tanıdığınız arkadaşlar artık Lafazan oldu ve yoruma açıldı...
Saygılar efem.)


23.01.2010
Mr_Lonely



19 Ocak 2010 Salı

Mesela

Sussam mesela,
Konuşmasam.
Bomboş bakıyor gibi görünsem,
Ama için için ağlıyor olsam.
Sakin bir şekilde otursam mesela,
Fırtınaları içime hapsetsem,
Herkes bahar meltemlerinde serinlediğimi sanarken,
Kasırgalardan korunmaya çalışıyor olsam.
Gitsem mesela,
Geri gelecekmiş gibi.
Ama hiç geri gelmesem.
Ölsem mesela,
Toprağa karışsam.
Dünya dertlerinden kurtulsam.
Nasıl olur?

13.01.2010
Mr_Lonely


15 Ocak 2010 Cuma

Siyasi Bir şölen, Adem'le Havva'dan gelen

Değerli büyüğüm Aysema hocam ve Onuncu Köyün Adamı beni filmlemiş. Benim siyasetle hiç ilgili olmadığımı bilmiyor tabii ki de. Sağlık olsun ne yapalım hatır için çıplak bayanın üzerinde sushi bile yenirmiş. Aşağıda verdiğim cevaplar bulunmaktadır. Bunu ödül listeme eklemeyeyim normal konu başlığı gibi yayınlayayım, çakallık olsun.
Ödülü pasladığım kişiler aşağıda. Konu başlıklarını kuralları görmek isteyen linke gitsin. Saygılar sevgiler kocaman öpücükler.



1) Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?


Tamamen yanlış bir uygulama. Bence kesinlikle kaldırılmamalı.
Şimdi neden dersiniz, açıklayayım;
Eğer dokunulmazlıklar kaldırılırsa, mecliste toplasan 200 kişi ya kalır ya kalmaz.
Peki anayasa da yazan nedir?
Milletvekili sayısı 550-28=522'ye düşerse, iktidar erken seçim ilan etmek zorunda kalır. Biz neyden bahsediyoruz, yaklaşık 300 kişilik bir eksilmeden. Yani erken seçim manyağı oluruz. Yüz kızartıcı suç işleyen çözümü milletvekili olmakta buluyor. Eğer milletvekillerinin dokunulmazlığı kalkarsa, herkes cezaevine gider. Sonra suçlu insanlar biter, bu sefer dürüst insanlar vekil olmak zorunda kalır. Dürüst insanlar vekil olursa ülke refaha çıkar. Ülke refaha çıkarsa dünyada söz sahibi olur. görüldüğü gibi her şey zincirleme. Onun için dokunulmazlıklar kaldırılmasın...

2)Seçim barajı kaldırılsın mı? Neden?


Kesinlikle kaldırılmasın. Hatta baraj %20 ye çıkarılsın. Çünkü seçim barajları indirilirse, iktidar partisinin milletvekili sayısı düşer, bu sayı düşerse koalisyon kurulur. Ya da koalisyon kurulmasa bile anayasa değişikliği için muhalefetin görüşü alınmak zorunda kalınır. Muhalefetn görüşü alınırsa iktidar borusunu öttüremez. İktidar borusunu öttüremezse sosyalist görünümlü faşist bir rejimi insanlara dayatamaz. Dayatamazsa ülkenin sosyal seviyesi artar, insanlar bilinçlenir ve beyinleri yıkanamaz, inançları sömürülemez. Bir ülkede ne kadar bilinçsiz insan varsa o kadar iyidir. Kimse hakkını aramamalı. Herkes Anasını da Alıp Gitmeli...

3)Adayların belirlenmesinde nasıl bir yöntem uygulansın?

Adaydan kasıtın milletvekili adayı olduğunu düşünüyorum. Milletvekili adayları yüz kızartıcı suçlara adının karışmasından dolayı soruşturma geçiren, dava sonucunda hüküm giymesi muhtemel olan kişilerden seçilmeli. Kesinlikle ihaleye fesat karıştırmış olmalı. Ya da hortumcu olmalı. Part tabanlarında ki delegelerin seçimleriyle aday olması istenen kişiler kesinlikle aday gösterilmemel. Muhtemelen dürüsttür çünkü. Yukarıda da dediğim gibi  dürüst insan vekil olamaz...

4)Yargı bağımsızlığı sizin için ne anlam taşıyor?

Yargı bağımsız olamaz. Yargı kesinlikle bağımsız olamaz. Yargıtay, Danıştay, Sayıştay,  Hakimler ve savcılar yüksek kurulu vs. , bunlar kesinlikle bağımsız olmamalı. Adalet bakanlığına da değil direkt olarak başbakana bağlı olmalı. Başbakan kendi ideolojisine uygun olmayan kişiyi kesinlikle bu görevlere atamamalı. Aslında yargı diye bir şeye de karşıyım ben. Şeriat mahkemeleri kurulmalı. Hakimin yerine kadılar getirilmeli. Şeyhülislam olmalı, Halife olmalı. Hırsızlık yapanın eli, Zina yapanın şeyi kesilmeli. Şeyi olmayanlar kazığa oturtulmalı. Başbakanlık değil padişahlık düzeni olmalı. Haremler kurulmalı harem ağası Cemil İpekçi olmalı...

5) (Beşinci soruyu siz belirlemek durumunda olsaydınız neyi öğrenmek isterdiniz?)



Bu soru olmamış ya. Neyse düşünelim bakalım.
Bir çocuğu neden leyleklerin getirmediğini, niye insanların çiftleşip yorulmak zorunda bırakıldığını öğrenmek isterdim.
Türkiye Cumhuriyeti'nin bu hallere gelmesinin sorumlularının neden küçükken hazin bir trafik kazasına kurban gitmediklerini, neden ince hastalığa yakalanıp ölmediklerini öğrenmek isterdim.
Faili meçhul cinayetlerin faillerinin kim olduğunu öğrenmek isterdim.
Kıyametin ne zaman kopacağını bilmek isterdim.
Dünya'nın oluşumunu baştan sona kadar bir film gibi izlemek isterdim.
Kardeş evliliğinin absürd ve iğrenç bir şey olduğunu söyler dururuz, peki Adem ile Havva'nın çocukları 4 kız 4 erkek değil miydi? Bunların hepsi kardeş değil miydi? Bunların hepsi birbiriyle çiftleşmemiş miydi?
Akraba evliliğinden doğan çocukların sakat oldğunu hepimiz biliyoruz, Peki Adem ile Havva'nın çocukları kardeş olduğuna göre onların evliliğinden doğan çocukların hepsinin sapasağlam olmasının nedeni neydi? Kardeşle çiftleşmek akraba evliliğine girmiyor mu?
Hepimiz tek bir anne ve babadan (Adem Havva) türeyip bugünlere geldiğimize göre, bu dil din ve ırk ayrımları nereden oluştu. Neden bazı insanlar siyah.

Gelelim sonuca;
Ben bu mimi Yalovalı Gardaşım Hüseyine, Sosyal sorumluluk sahibi Saneme, Siyasete bulaştırmak istediğim Pınara gönderiyorum. Kabul etmeyenin blogunda ses bombası patlatırım.


15.01.2010
Mr_Lonely